Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

IRAK’IN KALBİ’NE GEÇ KALINMIŞ BİR YOLCULUK



Toplam oy: 1071
Emin-er Reyhani
Anka Yayınları

Emin er-Reyhani anlatıyor:
“Kendisine teşekkür borçlu olduğum birisinin anlattığına göre; bir gün Kerh yönünde, Maude Köprüsü yakınında, nehir kenarındaki bir kahvehanenin hemen altında balık tutan bir balıkçıya sormuş:
-Bağdat’ta kaç kahvehane var biliyor musun?
Balıkçı karşılık vermiş:
-Dicle’deki balıkların sayısı kadar!
-Sence caddenin bu tarafında kaç kahvehane var?
-Her yer kahvehane! Sayısını ancak Allah bilir.”

Emir er-Reyhani’nin o dostu, üşenmeyip kahvehaneleri saymış; Kral Faysal anıtından köprüye kadar sadece 9 kahvehane olduğunu tespit etmiş.

Lübnanlı tarihçi, siyaset adamı, şair ve yazar Emir er-Reyhani’nin Bağdat’ı anlattığı “Irak’ın Kalbi” adlı kitabında bize yabancı gelmeyecek böyle nice pasaj var. Evliya Çelebi’nin anlatımlarını anımsayalım, o farklı benzetmeler mi yaptı. Reyhani, “Arap görür, fakat gördüğünü saymaz; sadece yaklaşık (!) olarak tahmin eder. Gördüğü sayıca çok ise, aklı yerine hayal gücüne güvenir.”

Emin er-Reyhani Bağdat’ı anlatırken yukarıdaki alegoriyi elden bırakmıyor; ‘gördüğün Bağdat ve hayal ettiğin Bağdat’. Bu şehir, Tanzimat döneminden bu yana Batı şehirlerini ziyaret edip, birbirimize anlatmayı pek seven biz modern Türkler için bir efsane, bir hayal şehir olarak kalmıştır. Öteden beri merak ederdim, Reyhani’nin bu eserini okuduğumda bu merakım iyice depreşti, kitapçıları gezdim, eşeledim Bağdat hakkında şöyle şehir rehberi niteliğinde bir kitap bulur muyum diye, Kuala Lumpur var, Bağdat yok. Şam var mı ki, Halep falan var mı..?

Bağdat ismi Arapça “bal dad”tan geliyormuş, “katır şehri” anlamında. Şimdi sorulmaz mı, bu bilinseydi, “katır şehri” az bir imaj değil, basınımız ne başlıklar atardı, haberler ve yorumlarda halkın algılamasına edebi derinlik katılmaz mıydı...

1876 yılında Lübnan’ın Metin bölgesindeki Fureyka köyünde doğan “Irak’ın Kalbi”nin yazarı modern Arap edebiyatının “göç edebiyatı” akımında yer alıyor. Çünkü henüz 12 yaşında iken Amerika’ya göç etmiştir. Burada rahipler okuluna kaydolur (yayınevi belirtmese de bu bilgiden onun Hıristiyan Araplardan olduğu anlaşılıyor). Reyhani 1903 yılında tekrar Lübnan’a döner. Burada ne kadar kaldığı anlaşılmıyor. Bir müddet İngilizce öğretmenliği yaptığı belirtilmiş. “Irak’ın Kalbi”, yazarın 1924 yılında Irak’ı ziyaretinden sonra yazılmış.

Kitabın başlarında Irak’ın, ve tabii ki Bağdat’ın da, antik dönemleri anlatılıyor. (Antikite denilince, eski Mısır, eski Anadolu ve Mezopotamya akla geliyor. Bütün Batı medeniyetini oluşturan etkenlerin kaynağı buralar. Babil medeniyeti, Gılgameş destanı, Nuh’un gemisi, Hammurrabi ve kanunları, Kral Nabukadnezar... Antik çağların büyüsü hep Bağdat çıkışlı.) Reyhani, Abbasiler’e kadar olan tarihi özetliyor önce. Osmanlı dönemi de yer yer anlatılıyor. Sultan Murad 1535 yılında fethetmişti. Bu fetihte bir Genç Osman olayı, ya da efsanesi diyelim, vardır, o da unutulmamış. Osmanlı’dan önce Cengiz Han’ın torunu Hülagü’nün, Timur’un ve Tatar ordularının fetihleri var.

Kitap, ortalarına kadar oldukça özetlenmiş tarihi anlatımı sürdürüyor. Yine bu bölüm tarih üzerine sohbetlerimizde yararlanacağımız anekdotlarla dolu. Sonra XX. yüzyılın ilk çeyreğindeki Bağdat’a geliyor sıra. İşte bu kısımlar bir şehir monografisi şeklinde sürüyor. Yeni cadde, Mustansır caddesi, Reşid caddesi, Nasr ve Me’mun caddeleri, Saray caddesi; Mustansıriyye ve Mercaniyye Medreseleri, önemli çarşılar, köprüler, türbeler... Bağdat bir türbeler şehri; Abdülkadir Geylani, Bistami, Cüneyd-i Bağdadi’nin türbeleri. İslam tasavvufunun can damarları anlatılıyor. Hallac-ı Mansur’un hikâye edildiği bölüm soluksuz okunuyor. Velhasıl, eski olmakla birlikte edebi anlatımıyla bir şehir rehberi olacak elimizde. Halkının karakteristik özellikleri kılık kıyafetten söz sanatlarına varıncaya anlatılmış, bu da eklenince tanıtım derinleşiyor.

Bağdat üzerine daha geniş, güncel bilgileri içeren bir kitap çıkana kadar Emin er-Reyhani’nin bu kitabını tavsiye etmeye devam edeceğim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi.

Mizah kulakta komik çınlasa da ciddi bir mesele. Hele de insanların öncelikli değer verdiği, hayatını etrafında biçimlendirdiği, eleştirisini önemsediği, hassasiyet kapsamındaki konulara değdiğinde tam anlamıyla barut fıçısına dönen bir mesele.

Spor muhabirliği yaparak başlamıştım metin yayınlamaya. Fenerbahçe’yle ilgili bir haber yazmıştım, ilk imzamı orada gördüm. O gazete sayfasını çerçevelettim, hâlâ saklarım. Farklı konularda yazılar yazsam da aslında üç aşağı beş yukarı aynı konular arasında gidip geliyorum. Bilmediğim hiçbir konuda da yazmamaya çalışıyorum.

 

-Queensryche / Lady Jane eşlik edebilir bu yazıya-

 

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.