Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

IRAK’IN KALBİ’NE GEÇ KALINMIŞ BİR YOLCULUK



Toplam oy: 1049
Emin-er Reyhani
Anka Yayınları

Emin er-Reyhani anlatıyor:
“Kendisine teşekkür borçlu olduğum birisinin anlattığına göre; bir gün Kerh yönünde, Maude Köprüsü yakınında, nehir kenarındaki bir kahvehanenin hemen altında balık tutan bir balıkçıya sormuş:
-Bağdat’ta kaç kahvehane var biliyor musun?
Balıkçı karşılık vermiş:
-Dicle’deki balıkların sayısı kadar!
-Sence caddenin bu tarafında kaç kahvehane var?
-Her yer kahvehane! Sayısını ancak Allah bilir.”

Emir er-Reyhani’nin o dostu, üşenmeyip kahvehaneleri saymış; Kral Faysal anıtından köprüye kadar sadece 9 kahvehane olduğunu tespit etmiş.

Lübnanlı tarihçi, siyaset adamı, şair ve yazar Emir er-Reyhani’nin Bağdat’ı anlattığı “Irak’ın Kalbi” adlı kitabında bize yabancı gelmeyecek böyle nice pasaj var. Evliya Çelebi’nin anlatımlarını anımsayalım, o farklı benzetmeler mi yaptı. Reyhani, “Arap görür, fakat gördüğünü saymaz; sadece yaklaşık (!) olarak tahmin eder. Gördüğü sayıca çok ise, aklı yerine hayal gücüne güvenir.”

Emin er-Reyhani Bağdat’ı anlatırken yukarıdaki alegoriyi elden bırakmıyor; ‘gördüğün Bağdat ve hayal ettiğin Bağdat’. Bu şehir, Tanzimat döneminden bu yana Batı şehirlerini ziyaret edip, birbirimize anlatmayı pek seven biz modern Türkler için bir efsane, bir hayal şehir olarak kalmıştır. Öteden beri merak ederdim, Reyhani’nin bu eserini okuduğumda bu merakım iyice depreşti, kitapçıları gezdim, eşeledim Bağdat hakkında şöyle şehir rehberi niteliğinde bir kitap bulur muyum diye, Kuala Lumpur var, Bağdat yok. Şam var mı ki, Halep falan var mı..?

Bağdat ismi Arapça “bal dad”tan geliyormuş, “katır şehri” anlamında. Şimdi sorulmaz mı, bu bilinseydi, “katır şehri” az bir imaj değil, basınımız ne başlıklar atardı, haberler ve yorumlarda halkın algılamasına edebi derinlik katılmaz mıydı...

1876 yılında Lübnan’ın Metin bölgesindeki Fureyka köyünde doğan “Irak’ın Kalbi”nin yazarı modern Arap edebiyatının “göç edebiyatı” akımında yer alıyor. Çünkü henüz 12 yaşında iken Amerika’ya göç etmiştir. Burada rahipler okuluna kaydolur (yayınevi belirtmese de bu bilgiden onun Hıristiyan Araplardan olduğu anlaşılıyor). Reyhani 1903 yılında tekrar Lübnan’a döner. Burada ne kadar kaldığı anlaşılmıyor. Bir müddet İngilizce öğretmenliği yaptığı belirtilmiş. “Irak’ın Kalbi”, yazarın 1924 yılında Irak’ı ziyaretinden sonra yazılmış.

Kitabın başlarında Irak’ın, ve tabii ki Bağdat’ın da, antik dönemleri anlatılıyor. (Antikite denilince, eski Mısır, eski Anadolu ve Mezopotamya akla geliyor. Bütün Batı medeniyetini oluşturan etkenlerin kaynağı buralar. Babil medeniyeti, Gılgameş destanı, Nuh’un gemisi, Hammurrabi ve kanunları, Kral Nabukadnezar... Antik çağların büyüsü hep Bağdat çıkışlı.) Reyhani, Abbasiler’e kadar olan tarihi özetliyor önce. Osmanlı dönemi de yer yer anlatılıyor. Sultan Murad 1535 yılında fethetmişti. Bu fetihte bir Genç Osman olayı, ya da efsanesi diyelim, vardır, o da unutulmamış. Osmanlı’dan önce Cengiz Han’ın torunu Hülagü’nün, Timur’un ve Tatar ordularının fetihleri var.

Kitap, ortalarına kadar oldukça özetlenmiş tarihi anlatımı sürdürüyor. Yine bu bölüm tarih üzerine sohbetlerimizde yararlanacağımız anekdotlarla dolu. Sonra XX. yüzyılın ilk çeyreğindeki Bağdat’a geliyor sıra. İşte bu kısımlar bir şehir monografisi şeklinde sürüyor. Yeni cadde, Mustansır caddesi, Reşid caddesi, Nasr ve Me’mun caddeleri, Saray caddesi; Mustansıriyye ve Mercaniyye Medreseleri, önemli çarşılar, köprüler, türbeler... Bağdat bir türbeler şehri; Abdülkadir Geylani, Bistami, Cüneyd-i Bağdadi’nin türbeleri. İslam tasavvufunun can damarları anlatılıyor. Hallac-ı Mansur’un hikâye edildiği bölüm soluksuz okunuyor. Velhasıl, eski olmakla birlikte edebi anlatımıyla bir şehir rehberi olacak elimizde. Halkının karakteristik özellikleri kılık kıyafetten söz sanatlarına varıncaya anlatılmış, bu da eklenince tanıtım derinleşiyor.

Bağdat üzerine daha geniş, güncel bilgileri içeren bir kitap çıkana kadar Emin er-Reyhani’nin bu kitabını tavsiye etmeye devam edeceğim.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Argo deyince aklımıza bir dizi kaba, galiz söz yığını geliyor. Her kötü söz otomatikman üzerinde argo yazan bir çuvala istifleniyor. Argoyu anlamak bu kadar kolay olsaydı bu sayfada yer vermeye, hakkında bir şeyler söylemeye değecek bir kavram olarak değerlendirmeye gerek olmazdı.

 

Fransız filozof René Descartes’ın beden ve ruh düalizmine dayalı rasyonalizmiyle başladığı addedilen modern felsefeye dair yazılmış felsefe tarihi kitaplarının birçoğunda bu felsefenin gelişimi içinde bir yandan Spinoza’nın tek töze dayalı felsefesi ile Leibniz’in monadlara dayalı çok tözlü felsefesi rasyonalist felsefenin mümkün devam yolları olarak Descartes’la bağlantılandırılırken, diğer ya

Olga ölene kadar Avda Trajedi bildiğimiz Rus romanları şeklinde ilerler. Bildiğimiz Rus romanlarından kastım, ilk modernler olarak tasnif edilen Tolstoy ve Dostoyevski romanlarıdır. Olga’yı öldürdükten sonra Anton Çehov, bu çemberi kırmaya çalışır. Ve bunu başarır da.

 

Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 – ö:27 Ağustos 1950), 1935 – 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım.

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.