Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

İstanbul'un değişik zamanlarından “tuhaf öykü”ler



Toplam oy: 26
Ne zaman merak etseniz, aklınıza düşse, istediğiniz sayfanın istediğiniz maddesinden tekrar tekrar okuyabileceğiniz bir İstanbul kitabı...

İstanbul tarihçiler, edebiyatçılar, gezginler için bulunmaz bir kaynak. Hakkında yazılanlar, söylenenler ve hatta uydurulanlarla birçok esere ilham veren bir kent. Gerçi sadece “kent” kavramı İstanbul'u karşılamaya yetmiyor; şehir, kent, mekan, medeniyet vb birçok kelime İstanbul söz konusu olduğunda aklımıza gelenlerden.

Haldun Hürel’in yeni yayımlanan Tuhaf ve Kısa Öykülerde İstanbul kitabı, bir sözlük gibi düzenlenmiş; İstanbul'un tarihi dönemlerine, şahsiyetlerine, efsanelerine yer veriyor. Nitekim eser "Haydi İstanbul, Başla Konuşmaya!.." bölümüyle açılıyor ve "Maşa-Meşe-Köşe-Ayşe" ifadesinin kullanımından "Komutan Meryem Ana"ya kadar devam ediyor. Tuhaf ve Kısa Öykülerde İstanbul belki sözlük gibi maddeler halinde düzenlenmiş ama alfabetik bir sıra izlenmediğinden, onu istediğiniz sayfadan okumaya başlayabilirsiniz. Ne zaman merak etseniz, aklınıza düşse, istediğiniz sayfanın istediğiniz maddesinden tekrar tekrar okuyabileceğiniz bir İstanbul kitabı... "Sizlere, hiç tarih sırası gözetmeksizin, İstanbul'un yaşadığı bütün dönemlerden kısa kısa ve yer yer 'tuhaf' olan pasajlar aktarmaya çalışan bu kitabın amacı, gönüllerinizdeki İstanbul sevgisini, ilgisini ve tarih bilincini artırmak; sizleri çok derin bir kültür ve tarih geçmişine sahip bu güzide şehrin anılarında, bir o yana, bir bu yana savurarak gezdirip dolaştırmaktan ibarettir."

 

 

Çeşitli anılardan, haberlerden, tarihlerden, mektuplardan derlenen "öykü"lerle, Tuhaf ve Kısa Öykülerde İstanbul kitabını, popüler tarihçiliğin günümüzdeki ilginç örneklerinden biri olarak da okumak mümkün...  Gündelik hayatın ayrıntılarına da rastlıyoruz; örneğin "Beyaz Eldiven" maddesine bakalım: "Osmanlı ev-konak yaşamında öylesine sıkı sosyal kurallar vardı ki, kimse bu kurallara karşı bir harekette bulunmaz, ayıplanmaya uğramamak için de geleneksel hâle gelmiş bu yaşam kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalmaya çalışırdı. Özellikle Batılılaşmanın özentisi içine girilen 19. yüzyılın geç dönemlerinde, saray-konak literatüründe, aile çocuklarının 'baba', 'peder' yerine, 'beybaba', 'paşa baba' diye hitap etmeleri ayıplanırdı. Ebeveyne 'siz' demek bir alışkanlığa dönüşmüştü. Osmanlı sosyetesinde 'din-mezhep' konularını konuşmak da ayıp sayılmaktaydı. Kadınlar kartvizitlerine asla 'adres' yazmazlardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında da cemiyetin daha üst sınıflarındaki erkekler smokinlerine 'beyaz kravat' takmazlar, kadınlarsa 'beyaz eldivensiz' sokağa adım atmazlardı. Bu sosyal yaşam modellerini, varın günümüzün toplumuyla siz kıyaslayın!.."

Ayrıca her gün önünden geçtiğimiz tarihi eserler hakkında ilginç bilgiler de bulmak mümkün: "Beşiktaş Meydanı'nın gururu olan 'Sinan Paşa Camii', 16. yüzyılın meşhur kaptan-ı deryası olan Sinan Paşa tarafından, Mimar Sinan'a 1555 tarihinde yaptırılmış güzel bir eserdir. Bu paşa, yolun deniz tarafında kendisi için de bir türbe yaptırmıştı. Kaptan-ı deryalık görevinde pek çok başarı gösteren ve büyük bir şöhreti olan ünlü denizcimiz Barbaros Hayrettin Paşa, Sinan Paşa'dan önce hayata veda edince, paşa kendisi için Mimar Sinan'a inşa ettirdiği bu türbesini 'Barbaros adına' hazırlattı ve oraya defnedilmesini sağladı. Bugün cadde kıyısında gördüğümüz Barbaros Türbesi, aslında 'Sinan Paşa'nındı diyebilmek mümkün gibi görünüyor."

Kitabın bir diğer özelliği de, zaman zaman içinde ve sonunda albüm şeklinde İstanbul fotoğraflarının yer alması. Anlatılanlara paralel olarak fotoğrafların kullanılması okur olarak bahsedilenleri gözümüzün önünde canlandırmamızı kolaylaştırıyor. Ayrıca sonuna eklenen dizin de aranılanı hemen buluvermek açısından çok faydalı. Kısacası; İstanbul'un değişik zamanlarından “tuhaf öykü”ler okumak isteyenler için Haldun Hürel'in kitabı bulunmaz bir eser.

 

 

 


 

Görsel:  Petar Petkovski (Unsplash)

 

 


 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.