Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

İyisiyle Kötüsüyle Kötülük



Toplam oy: 28
İyiliği kendi irademizle değil dışarıdan müdahalelerle; kötülüğü ise, kendi irademizle, başımıza buyrukluğumuzla mı yaparız? Mehmet Eroğlu’nun öyle bir fikri var gibi, Kötü Adamın On Günü'nde.

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın. Bir kötülüğünü de görmüyoruz aslında roman boyunca. Tabii romancımız hangi nedenle olursa olsun cinayet işlemenin kötü olmaya yettiğini düşünüyor. Ya da ancak yeterince kötü olduktan sonra cinayet işleneceğini düşünüyor. Zaten bu konular -özellikle kötülük- roman boyunca tartışılıyor. Sadık kötü olmak istiyor. “Adil” de “öç alan” olmak istiyor. Ölen genç karısının, öcünü alıyor önce. Adil ismi oradan geliyor. Kayınbabasının bacaklarını kırıyor, karısının amcasının ise hayalarını koparıyor. Roman boyunca, bunun acısıyla karşılaşıyoruz: Doğum esnasında eşiyle bebeği ölür. Cenaze sırasında çıkan kavga, kavga sonrasındaysa trafik kazası… Sadık’ın her yeri ağrıyor; sol kolu, omzu, göğsü, kuyruksokumu ve başı. Asıl ağrıysa, kalbindedir onun, daha doğrusu ruhunda. İyi Adam’da ise, sürekli üşürdü Sadık. Yine eski karısının acısını taşırdı. Tuhaf bir melankolinin içindeydi. Ne zaman Sadık’a dedektiflik görevi verilir, işte roman o zaman başlar, Sadık o zaman zekâsını ve yeteneğini gösterme imkânı bulur. Bu, onun için yaşamıyor gibi yaşamaktır.

 

 

Kötü Adam, İyi Adam’a kıyasla daha çok olayla dolu. Akla gelmeyecek kadar çok, iç içe geçmiş olayların sağlam bir kurgusundan söz ediyoruz. Ayrıca felsefesi var Kötü Adam’ın; sorgulaması, hesaplaşması gereken konular... Daha entelektüel göndermelere sahip. Roman boyunca Hamlet tartışılır mesela. “Tanrı’yı bulamazsın ki öldüresin” denilerek, sık sık Nietzsche’ye atıf yapılır. Sadık’la Raskolnikov karşılaştırılır. Anlatımda Kolombo ve Sherlock Holmes karakterlerinden faydalanılır. Ayrıca İyi Adam kadar akıcıdır Kötü Adam. Onda merak unsuru iyi kullanılmış. Diyaloglar canlı. Zaten roman, Sadık’ın iç konuşmaları ve diğer karakterlerle diyaloglarından ibaret. Mehmet Eroğlu bunu çok iyi uyguluyor. Bir yandan Sadık’ın zihnini okuyoruz, diğer yandan diyaloglarını. Diyaloglardan, iç konuşmalara geçişler de çok başarılı. Bu şekilde aslında Sadık’ın hem gerçek düşüncesini hem de işine yarayacak düşünceyi görüyoruz.

 

 

 

Ayrıca iki roman arasında temel bir ayrım var. İyi Adam’da, Sadık bütünüyle kadınların çizdiği rotanın içinde hareket ediyordu. Rotasını çoğu zaman bulamıyor, akıntının içinde sürükleniyor izlenimi bırakıyordu. Yaşadığı melankoliyle ilgilidir bu. Çünkü eski karısından inanılmaz bir “kazık” yemiştir. Belki de bu kazığın acısıyla, kadınlara karşı direnç göstermesi ortadan kalkmıştır. Tamamen iradesiz hareket etmesinin nedeni, uzun süre etkisinden çıkamadığı bu travmadır. Sürekli üşümesinin nedeni de budur. Onu, bu melankoliden, bir kadın çıkarır: Fatoş. Bir kadının açtığı yarayı ancak başka bir kadının tedavi edebileceğine güzel bir örnektir bu. Kötü Adam’da da aynı konu işlenir. Fakat bu sefer iradesine sahip, kadına daha az bağımlı, ne yapması gerektiğini düşünürken başkasından yardım beklemeyen bir Sadık üzerinden işlenir. Pınar çıkar karşımıza, Kötü Adam’da. İyi Adam’da da vardı o. Çocuktu. Kötü Adam’da büyümüştür.

 


Kötülüğün iradeyle ilişkisi

 

 

Kötülüğün, iradeyle bir ilgisinin olduğunu mu düşünüyor acaba Mehmet Eroğlu? Yani iyiliği kendi irademizle değil dışarıdan müdahalelerle; kötülüğü ise, kendi irademizle, başımıza buyrukluğumuzla mı yaparız? Üstünlük ve başarıları kendinden bilmekle mi ilgilidir kötülük? Mehmet Eroğlu’nun öyle bir fikri var gibi, Kötü Adam’da. Çünkü bu sefer Sadık pervasız karar verir ve ona göre hareket eder. Emirler yağdırır, yardımcıları Zeynel ve Hüso’ya. Pınar’a çok söz dinletemese de, ne yapması gerektiğini söyler. Kötü olmanın peşindedir ama yine de Maria’nın uğradığı tecavüze içi yanar. Zeynel’in kırılan onurunu düşünür, Pınar’ın zarar görmemesi için elinden geleni yapar. Ve bir servete konduğunda bunu emri altındakilerle paylaşır.

 

 

Romanın sonunda artık kötü olduğunu düşünen bir Sadık vardır. Mehmet Eroğlu gerçek “kötü Sadık”ı yazacak mı acaba? Yazar belki de. İlginç olur. Ama üçüncü kitapta işi daha zordur romancımızın. Çünkü İyi Adam’daki düşük çıtayı, Kötü Adam’da yukarılara taşımıştır.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Türkçede 2013 yılında yayımlanan Toby’nin Odası kitabıyla tanınan İngiliz yazar Pat Barker, yeni kitabı Kızların Suskunluğu ile ikinci kez Türk okurları selamlıyor. İlyada destanına yeni bir bakış getirdiği Kızların Suskunluğu, feminist yazına katkı niteliği de taşıyor.

Türkiye’de zamanında çokça ilgi gören Texas, Teks, Tommiks (Orijinali Captain Miki) türevi çizgi romanların ülkemizdeki macerasını Sabitfikir’in geçen sayısındaki dosya içerisinde kısaca özetlemeye çalışmıştık (“Türkiye’de Çizgi Romanın Yeniden Yükselişi”, Sabitfikir #114, 2020).

Yazarların ve sinemacıların birbirleriyle mektuplaşmalarının kitaplaşmasına aşinayız. Karantina Günlerinde Evin E-Hali de böyle bir kitap, yazışmalardan ortaya çıkmış. Ama gerekçesi fazlasıyla kendisine has. Fikir nereden ve nasıl ortaya çıktı, biraz anlatabilir misiniz?

 

Sütçü, topluluk içinde dönüp dolaşan bir dedikodunun romanı. Ortada bir gerçek yok, sadece, o gerçeğin üstüne konuşulanlar var ve bir süre sonra, toplumun tüm üyeleri, bu dedikodunun gerçek olduğu varsayımıyla hareket ediyor.

 

Polisiye tutkunları, İskandinav polisiyesinin türün içinde nasıl bir ağırlığa sahip olduğunu iyi bilirler. Özellikle son yıllarda Türkçeye kazandırılan yeni yazarlarla beraber, bu soğuk toprakların suç öykülerine olan ilgimiz gitgide artıyor. Bunlardan biri de Türkçe için kısmen yeni, fakat İskandinav polisiyesi için artık klasikleşmiş bir seri; Martin Beck.

 

Kulis

''Roman, Tanpınar'la kendim arasında bir med cezir''

ŞahaneBirKitap

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Editörden

Ülkelerin edebi gündemiyle siyasi gündeminin kesiştiği yerlerin az olduğu düşünülür. Uzaktan bakınca öyledir de aslında. Edebiyat, elindeki en büyük imkân olan “zamandan ve mekândan” bağımsız olma lüksünü kıyasıya kullanır. Bir kitabın yazıldığı koşullar önemlidir ama o kitap yazıldığı zaman ve mekânı da aşarak, dünya edebiyat hafızasının bir yerlerine yerleşir.