Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Karadeniz'de kadın olmak



Toplam oy: 845
Kocasını kaçıran ninelerin, hiç kavuşamayan aşıkların, ölmek için eski evine dönmeyi bekleyen annelerin, anneannelerinin babaannelerinin koynunda büyüyen çocukların, ıslık çalarak haberleşen kadınların hikayeleri var kitapta.

Büyüdüğü coğrafya insanın kaderini belirler; inancınız, kimliğiniz, beden kuvvetiniz, dünyaya bakış açınız onunla şekillenir. Sevseniz de sevmeseniz de toprağınız hayatınızın bir yerinde sizi çeker. İnsan hikaye arar kendisine, merak eder. Tanışırken ilk sorduğumuz sorulardan biridir "Nerelisin?". Kan çeker deriz, toprağım deriz. Bizim oralıdır; kan bağımız varmışcasına sahip çıkarız gurbet ellerde. Adınızdan ve ne iş yaptığınızdan önce kimliğinizdir memleketiniz.

 

Karadeniz yaylaları, vadileri, nehirleri, denizi, ağaçlarıyla, horonlarıyla kelimenin tam manasıyla kocamandır. Çoşkuludur insanları, büyük yaşarlar, büyük görürler, şehirde önemsemediğimiz en ufak durumlar orada kocaman olur. İki Karadenizli kadın olan Leyla Çelik'in ve Elif Yıldırım'ın derlediği Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portleri kitabında bu çoşkunun hikayeleri yer alıyor. Karadeniz kadın kimliğine ağırlıklı olarak yer verilen kitapta Karadeniz'in temel ve güncel problemlerine de oldukça değiniliyor. 

 

50 yazarın hikayeleri ve araştırmalarıyla Karadeniz'de kadın olmanın nasıl bir gönül ve beden gücü istediğini anlatan kitapta, Karadeniz kadınından yola çıkarak aslında bu ülkede kadın olmanın yerine, önemine ve zorluklarına değiniliyor. Anlatı ve tanıklıkların ötesinde akademik olarak da bir Karadeniz kaynağı olan kitap, bölgenin dil problemlerinden, Karadeniz müziğinden, kültür kavramının ve aktarımının yanlış anlaşıldığından ve sistemin bu yanlış aktarımı televizyon yoluyla insanların hayatlarına nasıl dayattığından, HES inşaatları ve direnen Karadeniz'den bahsediyor. Hatta hepsinin tarihçesini ve günümüzdeki halini anlatıyor. 

 

Karadeniz fotoğrafları ve Karadeniz'i anlatan şiirlere de yer verilen kitapta tanıkların anlattıkları bazen güldürse dahi genelde hüzünlendiriyor. Tarlada ayrı, evde ayrı çalışan kadınların ülkesi Karadeniz... Hikayesi, Amazon kadınlarına, Medea'lara dokunuyor. Annelerinin, ninenlerinin, komşu kadınlarının hikayelerini paylaşan yazarlar çocukluklarında gördükleri Karadeniz’den ve şehrin çiğliklerinden de bahsediyorlar. 

 

Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portreleri bölgenin yaşantısını, dilini, kültürünü, yaşayışını, dostluklarını ve aşklarını, doğumdan ölüme yaşamın zorluklarını ve keyfini her yazarın kendi dilinin döndüğünce anlattığı, tıpkı Karadeniz gibi çok dilli bir kitap. 

 

Sevdası uğruna kocasını kaçıran ninelerin, hiç kavuşamayan aşıkların, ölmek için eski evine dönmeyi bekleyen annelerin, anneannelerinin babaannelerinin koynunda büyüyen çocukların, ıslık çalarak haberleşen, dağların sınırlarında sırtlarında yükle dolaşan kadınların hikayeleri var kitapta. Hani şunun şurasında beş on yıl sonra hiçbirimizin dinleyemeyeceği, belki bir daha asla anlatılmayacak olan hikayelerin bir derlemesi Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portreleri.


* Görsel: Sinan Arık

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

“Testi içindekini sızdırır”

Mevlana

 

Çocuklar öldüğünde dünyadaki rüyalar da azalıyor olabilir. Dünya üzerindeki rüyalar azalınca da benim uyku sürem düşüyor. Testiyle bakışmamızın üzerinden tam 7 saat geçti. Tekli koltuğun karşısında kütüphanemin yanında, masamda üzeri başka çağlardan gelmiş gibi desenlerle bezeli bir testi bulunuyor.

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.