Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Korkutucu dolunaylar sürdükçe



Toplam oy: 850
Howard Phillips Lovecraft // Çev. F. Cihan Akkartal
İthaki Yayınları
Tuhaf taçlar, ezoterik tarikatlar, ilginç kıyafetli papazlar, döküntü otel lobileri derken, Innsmouth’un Üzerindeki Gölge de en az Karanlıkta Fısıldayan kadar tüyler ürpertici!

Tüm modernizm ve modern hayat "tahmin edilebilirlik, tanımlanabilirlik, sayılabilirlik, nitelenebilirlik, belirlenebilirlik" üzerine kurulmuşken, modernizmin ve aydınlanmanın getirdiği kültürel değişimin hızı, bir tür travma yarattı. Rasyonel birikim, kendi karşı-bakışını üretti: Canavarlar, sisli ormanlar, hayaletler, vampirler, kurt adamlar, tüneller, şatolar, kaleler, dolunaylar... Gotik ve korku külliyatı, büyük ölçüde bu çekirdeklerden beslenir. "Bilinmeyen", "öteki", "gizli ırk" gizem ve merak unsurudur.

 

H. P. Lovecraft'ın romanlarında da işte bu özler yer alıyor. Karanlıkta Fısıldayan romanı mesela... Her şey, 3 Kasım 1927'de Vermont Seli ile başlıyor. Sel sularında bir veya birkaç tuhaf, rahatsız edici nesne görülüyor. Efsaneler, kulaktan kulağa çağlayan mitler büyüyor, büyüyor. Ayak izleri, pençe işaretleri, etrafındaki çimlerin ezildiği çemberler, küçük bataklıklar, çamurlar, büyüler. "Onlar" ve "eskiler." M. Night Shyamalan'ın Köy filminden de anımsanacak bir görsel üslup sarıyor Karanlıkta Fısıldayan'ı. Dilsiz davrananlar, farklı anlamları ifade etmek için kafalarının renklerini değiştirenler, uğursuz tepeler...

 

1928 baharında Henri Akeley'in mektupları başlıyor. Akeley'in ilk mektubu tuhaf ormanın yaban seslerinde, ses kayıtlarında, siyah taşlarda ve taşta yazanlarda odaklanıyor. Flu fotoğraflar, gizemli taş çemberlerini beraberinde getiriyor. Lacan'ın ortaya attığı, Julia Kristeva'nın geliştirdiği "abject" kavramı ile, vücuttan çıkarıp atılan şeyler; en bilindik vücut sıvıları kastedilir. Sizi siz yapan ama sizden çıktıktan sonra size ait olmamaya başlayan şeyler... Ne özne ne nesne. Bu sıvıları fazla kaybederseniz ölürsünüz, bu yüzden "abject"lerden tiksiniriz. Kendi bedenimizden tanıdığımız, kendi bedensel endişelerimizi hatırlatan "şey"lerden korkarız. Hem tanıdık hem de tanımlayamadığımız bir "şey" olmalı ki korkalım. Kristeva'nın söz ettiği vücut sıvılarına "ses" olgusunu da ilave edebilir miyiz? Uzaklardan insan seslerini andıran ama bir yandan da daha önce tanıdığımız hiçbir sese benzemeyen tekinsiz sesler. Özne ve nesne kategorisine alamadığımız ancak bazı özellikleriyle de duyularımıza yabancı gelmeyenler en çok korkutur, ürkütür bizleri. Hem bizim dünyamızdan, bizim bedenimizden olmalıdır hem de bazı özellikleriyle bizim buralara, bizim vücutlarımıza benzememelidir. Korku denklemlerinin doğru çalışması için, o "şey"leri tam olarak tanımlayamamamız gerekir. Yarı-tanıdık, yarı-yabancı "şey"ler korkudan öldürür bizi. Yalancı-özneler, sahte-ikizler ürkütür. Yanlış ikizleriyle gezenler, elbette lanetleneceklerdir. 

 

Sonra yaz geliyor. Fonograf kaydı eline ulaşıyor Profesör Wilmarth'ın. Kayıtlardan çıkan sesler, işleri daha da karıştırıyor. Profesör, fonograf kaydını elinden geldiğince çözümlüyor. Bu bir ayin mi? Nasıl bir ritüel bu? Peki ya kaybolan mektuplar, kutular? Postada buhar olup uçan kara taşlar, tuhaf sesli adamlar (canlılar, yaratıklar?) Yaz ağırlaşıyor ağustos ayı geldiğinde. Akeley'in başına daha da gizemli işler gelmeye başlıyor. Korkutucu dolunaylar sürdükçe, mesele derinleştikçe, aksak kanatlarıyla uçuşanlar artıyor. Mevsim değişiyor, güz. Ama bulutlar hiç dağılmıyor. Profesör Wilmarth'ın tüm gizleri çözmek için Akeley çiftliğine doğru çıktığı ilginç tren yolculuğu, romanın önemli bir kilometre taşı. Yolculuk esnasında kasabalara ilişkin aktarılan detaylar, romanın sinematografik gücünü artırıyor. Unutulmuş kabuslar, periler âleminin çiçek tarhlarıyla yan yana yürüyor. Kara büyüler, yel değirmenleriyle. Yasaklı dünyalar, tozlu yollarla. Kara ormanlar, küf kokularıyla...

 

Karanlıkta Fısıldayan, bir oturup kalkmada okunacak bir roman. Dil akıcı, olaylar sürükleyici. Ki bu tür bir romandan daha ne istenir!

 

 

 

Sımsıkı kapalı panjurlar

 

Lovecraft’ın Innsmouth’un Üzerindeki Gölge romanı ise 1927-28 kışında, federal hükümet ajanlarının Massachusetts’te bulunan eski liman kasabası Innsmouth’taki tuhaf ve gizli soruşturması ile açılıyor. Soruşturmanın ardından baskın ve tutuklamalar, bazı evlerin yakılması ve dinamitle çökertilmesi geliyor. Soruşturma hakkında haber yasağı var. Tutuklulara bir daha hiçbir yerde rastlanamıyor! Innsmouth, gitgide terk edilmiş bir kasabaya dönüşüyor. 19. yüzyılın başlarında büyük ve zengin bir deniz ticareti merkezi olan kasabanın geçirdiği ürkütücü dönüşüm, kasaba hakkındaki merakımızı daha da artırıyor. Tuhaf taçlar, ezoterik tarikatlar, ilginç kıyafetli papazlar, döküntü otel lobileri derken, Innsmouth’un Üzerindeki Gölge de en az Karanlıkta Fısıldayan kadar tüyler ürpertici!

 

Kahramanımız külüstür, kirli gri, ufak bir Innsmouth otobüsü ile kasabaya doğru yola çıkıyor. Bu romanda da kasaba en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor. Karakterimizle birlikte kasabayı sokak sokak, bina bina geziyoruz. Garip sesler, yasak bölgeler, garip mücevherler, metruk evler, sımsıkı kapalı panjurlarla birlikte... Roman ilerledikçe insan kendini hemen bir video oyunu veya korku filmi içinde duyumsuyor. Romandaki yaratıkların melez özelliği Kristeva’nın sözünü ettiği tüm korku kökenlerini bünyesinde barındırıyor. Yarı-tanıdık, yarı-yabancı “şey”ler her an romanın sayfalarından çıkıp canlanacak gibiler!

 

Kasabanın salgın geçmişi ve alttan alta okunan ırkçılık, "biz" ve "onlar" ayrımları sebebiyle Innsmouth’un Üzerindeki Gölge romanında yaşananları farklı sosyolojik bakışlarla okumak da mümkün. Kurbanlar, adaklar, ritüeller, lanetli yerler, eski büyü işaretleri... Lovecraft’ın romanlarını yarıda bırakmak kesinlikle mümkün değil zaten! Kara gerçekler, özler, kaoslar, şeytani sistemler... Üzerimize sökün ediyor.

 

 

 


 

 

 

 

Görsel: Alpay Aksayar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.