Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Lazarus Projesi'ndeki büyük resim



Toplam oy: 1049
Aleksandar Hemon
Everest Yayınları
Ölümden ve varoluşsal sıkıntıdan bahsedip bu kadar rahat okunan bir roman yazabilmek… Maharet, bu kadar çok kapıyı birbirine değdirmeden açmakta.

Kundera’nın, Roman Sanatı’ndaki tavsiyesiydi; “Büyük resmi değil, küçük resimdeki büyük resmi göster.” Aleksandar Hemon’un Everest Yayınları’ndan çıkan romanı Lazarus Projesi, tam da Kundera’nın bu tavsiyesine uygun yol alıyor. 1900’lerin başında, kardeşi Olga ile Chicago’ya gelen ve parçası olmaya çalıştıkları ülkenin polis müdürünce öldürülen Lazarus ile evliliğine, hayata, varoluşuna ilişkin sorularının karşılığını henüz bulamamış olan ve Lazarus’un hikayesini, alacağı burs ile araştırmak isteyen yazar Brik’in hikayesi... 

 

 

 

 

Geçen yüzyılın anarşizminin bu yüzyılda dönüştüğü kavram, terörizm; Lazarus’un hayatını bugüne bağlayansa, yazar Brik.
Aleksandar Hemon, terörü bahane ederek polis devleti haline gelme sürecini ve baskı rejiminin nasıl işlediğini gözler önüne seriyor. Lazarus’u şüpheli görüp de vuran polis müdürü, tüm ezici iktidarlara mal olabilecek bahaneyi dillendiriyor: “Bana anarşist gibi baktı.” En önemlisi de psikolojik baskının etkisi. Görüyoruz ki, her kimden fedakarlık bekleniyorsa ve huzurun onun ellerinde olduğu masalı anlatılıyorsa, o kişiye kötülük yolda.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Brik hayatta da, edebiyatta da var olma peşindeyken pek çok kavrayışı adım adım yaşıyor. Farkındalığının ilk aşamasını, “Sesini duyurmak için kendi hikayeni anlatmak zorundasın,” diyerek anlatıyor. Hangi hikaye? Hem Lazarus’la birlikte yazarlığında atılım yapacak, hem de kendini tanıyacak. Ama durum değerlendirmesi, durduğun yerden yapılmıyor. Olan bitene dışarıdan bakmak ancak uzaklaşarak ve başka bir dünyanın atmosferinde soluk alarak mümkün… Enis Batur, “Uç uzak” der, Brik’in uç uzağı da, Lazarus’unki ile aynı; memleketleri, Saraybosna. Yazar Hemon, Brik’i Lazarus Projesi’ni hazırlaması için çocukluk arkadaşı Rora’nın yanında, göçmenlik ve gerçeklik sorunlarıyla birlikte Saraybosna’ya gönderiyor. Öyle ya, nicedir gitmediği anavatanına, araştırma yapmak ve roman yazmak için de olsa giden kişi, dünya üzerindeki gerçek evinin neresi olduğunu düşünmez mi?

 

 

 

 

 

 

 

Bir göçmenin yuvası neresidir?

 

 

 

 

İç çektiren bir yanıt veriyor buna yazar: “Yuva, orada olmadığınızı birilerinin fark ettiği yerdir.” Yuva ve aidiyete kafa yoran birinin sorularına yanıt bulacağı ilk düşünülen yer kendi evi olurdu. Tabii evinde, kendi hikayesini anlatabilseydi… Açmazın tam da burada başladığının farkında olan Brik, kitlesel sorundan kişisel olana ulaşıveriyor: “Genellikle Lazarus projemi düşünmekten kaçınıyordum, sanki evliliğimin geleceği buna bağlıydı.” İşte o vakit karşımıza Brik’in eşi, Amerika’nın ruhu Mary çıkıyor. Brik’in Mary’i tanımladığı ilk kavram, onun dünyasının ne kadar “gerçek” olduğu.

 

 

Mary ile Brik’in arasındaki çarpıcı tartışma, Amerika ile dünyanın kalan yarısı arasındakiyle aynı: “Mary, Ebu Garip fotoğrafları hakkında yaptıkları amaçsız, yaralayıcı kavgada Amerikan askerlerinin 2003 yılında, işgal altındaki Irak’ta bulunan Ebu Garip Cezaevi’nde Amerikalıların tutuklulara işkence yapmasını reddediyor.” Çünkü Mary’e kalırsa, (genel Amerikalı profiline uygun olarak) ülkesinin insanları mutlak iyi niyetli… Herkesin bir “biz” i var ve pek çok kötülük de bizin sözde korunması adına yapılıyor. Üstelik, bu “biz” kalan dünyaya da şöyle bakıyor: “Ülkem ona göre uzakta, düşsel bir yerdi, Amerika’dan önceki dünyanın bir kalıntısı, halkının insanlığa ancak Amerika’ya gelerek ve gecikmeli bir biçimde kavuşabileceği modası geçmiş bir ülke.” İnsan, varlığı için böyle bir kanıya kapıldığını hissettiren eşine kendi esaslı hikayesini nasıl anlatabilir ve onun yanında varoluşsal sorunlarına nasıl yanıt bulabilir ki?

 

 

 

Daha ilk anda kendisini “Karmaşığım,” diyerek niteleyip gönlümüzü kazanan Brik, öyle yalın ki onun dünyasını kavramak hiç de zor olmuyor. Bu kolaylık sayesinde tüm ironiyi, ayrıntıları yakalıyor ve arka arkaya kurulan farklı yüzyıllara ait sahnelere kendiliğinden girip çıkabiliyoruz. Çok kolay sarpa sarabilecek ya da birbirlerinin içinde eriyebilecek iki öykü, zihinde ayrı ayrı yer edebiliyor ve aynı zamanda bütünlüğe de erişiyor. Bir an için Mary’nin karikatürize bir karakter olup olmadığını sorguladıysam da Amerikalı tanıdıklarımı ve arkadaşlarımı düşününce anlatının hiç de abartılı olmadığı sonucuna vardım. Çoğu aynen Mary gibi yaşıyor ve düşünüyor. Ölümden ve varoluşsal sıkıntıdan bahsedip bu kadar rahat okunan bir roman yazabilmek… Maharet, bu kadar çok kapıyı birbirine değdirmeden açmakta.

 

 

 

 

 

 

(Manşette kullanılan görsel çalışma Saddo Jdero'ya aittir.)

 

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.