Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Maniac'lardan Uzak Durmak İçin Birkaç Neden



Toplam oy: 53
Kadrosundaki yıldızlar ile Maniac birkaç sezon uzasa bile makul bir izleyici sayısına ulaşacak, birkaç haftalığına da olsa adından söz ettirecektir ancak bu haliyle izleyicide derin izler bırakacak bir yapım olmaktan çok uzak görünüyor.

Netflix gibi stream servislerinin izleme alışkanlıklarımızı doğrudan etkilediği bir gerçek. Deyim yerindeyse üzerimize sezon sezon boca ettiği yapımlarla, sezonlar arası olmasa da bölümler arası bekleme derdini ortadan kaldıran Netflix yavaş yavaş hepimizin evlerine sızıyor. Bir sonraki bölümü görmek için kılımızı bile kıpırdatmak zorunda olmamak güzel elbette fakat alıştığımız bu konforun bir noktadan sonra bizleri, Netflix ne verirse onu izlemek gibi bir çıkmaza sürüklediğini de unutmamalı. Öte yandan son birkaç yılda üretilen Netflix Original içerikleri ile en azından bilimkurgu türünde iyimser bakılabilecek bir hareketlilik yaşandığını söyleyebiliriz.

 

Geçtiğimiz yıl yaşanan Stranger Things çılgınlığı Netflix’in bilimkurgu arşivini genişletecek yapımlara yahut alımlara yöneleceğinin bir göstergesi. Eylül ayının sonuna yetişen Maniac bu zincirin son halkası ancak gelip geçici bir rüzgâr mı olacak yoksa ortalığı kasıp kavuracak bir fırtına yaratacak mı bunu zaman gösterecek. Yönetmenliğini True Detective’den tanıdığımız C.J. Fukunaga’nın üstlendiği dizinin kadrosunda Emma Stone ve Jonah Hill gibi yıldızlar yer alıyor fakat yüksek bütçe ve parıltılı yıldızlar bu defa bekleneni veremeyecek gibi.

 

Maniac’ı izlemek büyük bir potansiyelin heba oluşunu izlemeye benziyor. Üstelik bu his sadece dizinin güçlü dinamiklerinden değil, yarattığı ve insanda 80’lerde yapılmış sıra dışı bir gelecek projeksiyonunu anımsatan muazzam atmosferinden kaynaklanıyor. Evinde bile kravatla oturan, güvensiz, depresif ve pişman hep pişman (!) Owen karakteri, gırtlağına kadar klişe batağına gömülmüşken Hill’in başlarda makul görünen ancak bir noktadan sonra karakteri daha da derinlere gömen küçük, bir başka deyişle oynamadan oynamayı tercih eden oyunculuğu ile iyice sığ bir hal alıyor. Emma Stone’u izlemek biraz daha keyifli olsa da asla üstesinden gelemediği bir hesaplaşma halinde olan “bağımlı” ve dağınık Annie karakteri için de durum aynı.

 

Edebiyattan sinemaya Amerikan eserlerinde kronik hale gelen ve son yıllarda pek çok yerli esere de sızdığını gördüğümüz; aile müessesesine savaş açma hali Maniac’ın asıl ajandası gibi. Owen ve Annie’nin başını çektiği, aileden yana dertliler kervanına neredeyse her karakter dâhil, bir bakıma süper gelişmiş bir yapay zekâ bile. Yapay zekâ demişken depresyona giren -çerçeveyi biraz daha genişletelim- duygusal deneyimler yaşayan yapay zekâ fikri de dizinin hemen her köşesine sinen “yeni bir şey söyleyememe” hastalığının bir diğer sonucu. Her şeyden biraz olsun isteyen nasibince alsın mantığıyla yapılmışa benzeyen, buna rağmen özgün, zihin açıcı ve izleyeni sarsacak bir şeyler ortaya koyamayan Maniac, Owen ve Annie’nin paylaştığı fantazyalar ile derinde akan hikâyeyi iyice yavaşlatıp izleyicisini kaçırır mı? Yoksa zincirin bu kopmuş halkaları, sunduğu alternatif perspektiflerle diziye renk mi katar? Bilinmez. Kadrosundaki yıldızlar ile Maniac birkaç sezon uzasa bile makul bir izleyici sayısına ulaşacak, birkaç haftalığına da olsa adından söz ettirecektir ancak bu haliyle izleyicide derin izler bırakacak bir yapım olmaktan çok uzak görünüyor.

 

 

Kendi Mitine Sahip Çıkmak 

 

Neredeyse yüz yıl önce ortaya koyduğu görelilik kuramları ile zamana ve evrene bakışımızı derinden sarsan Albert Einstein geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki farkın yalnızca ısrarlı bir yanılsamadan ibaret olduğunu söylüyordu. Çoğu zaman içten gelen bir sezgiyle kavradığımızı düşünsek de aslında “zaman”, yaşadığımız evrenin en kafa karıştırıcı fenomenlerinden biri. İster hafta sonlarının ne kadar çabuk geçtiğinden yakınanlardan olalım, ister karadeliklerin olay ufkunun ötesinde neler olduğuna kafayı takmış bir fizikçi, zamanın bazen başka türlü aktığına yemin edebiliriz. Onun doğasını, sebep sonuç ilişkilerinin gizemini, nedenselliği sorgulayan eserler her zaman dikkat çekici olmuştur. İthaki Yayınları’nın birkaç ay önce okuyucu ile buluşturduğu Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil’de zamanın doğasına ilişkin sorularının yanında fantastik edebiyatın istisnai yerli örneklerden biri olarak güçlü kurgusu ve özgün dili ile özel bir ilgiyi hak ediyor.

 

Bülent Ayyıldız’a 2017 Nisan’ında İz Yayınları’ndan çıkan Durun Yanlış Anladınız isimli öykü kitabının yanı sıra çeşitli dergilerde yayımlanan post-modern teknikleri ustaca kullandığı öykülerinden aşinayız. Bilimkurgu ve fantazyanın sıklıkla hafife alınmasının okurunu uzun yıllar Batı’dan gelen eserler ve onların plastik hissi veren kopyalarına mahkûm ettiğini söyleyebiliriz. Öte yandan İhsan Oktay Anar gibi isimlerin estirdiği bereketli rüzgârların kendi mirasından beslenen çalışmaların çoğalmasına katkı sağladığı da bir gerçek. Kurduğu sahici ve sapasağlam ayakta durmayı başarabilen dünyası ile romanı bu yeni ancak kökleri derine inen geleneğe dâhil edebiliriz. Atmosferin inşasına katkı sağlayan ritmi yüksek dilinin yanı sıra bu toprakların mitlerinin kurguyla ustaca harmanlandığı Hiçbir Şey Göründüğü Gibi Değil, sık rastlamadığımız türden bir roman.

 

 

Kısa Kısa: 

 

  • Amerikan Tanrıları ve Sandman Serisi gibi eserleri ile şimdiden fantastik kurgunun efsaneleri arasında anılan Neil Gaiman bu defa kuzeyin güvenilmez tanrılarının hikâyelerini anlattığı İskandinav Mitolojisi ile karşımızda. Çağımızın en iyi hikâye anlatıcılarından biri sayılan Gaiman’ın dokuz âlemin kadim masallarını yeniden yorumladığı kitap eylül ayında raflardaki yerini aldı.

 

 

 

  • Yeni sezonunu dört gözle bekleyen Rick and Morty meraklıları için iyi haberler var. Üçüncü sezonu ile izlenme rekoru kıran serinin Zac Gorman imzalı çizgi romanı Marmara Çizgi etiketi ile piyasaya çıktı. Tulgan Köksal’ın başarılı çevirisi ile okuyacağımız çizgi romana CJ Cannon’un çizgileri hayat veriyor.

 

 

 

  • İngiliz Fantezi Topluluğu tarafından 2004 yılından bu yana verilen İngiliz Fantezi Ödülleri (British Fantasy Awards) sahiplerini buldu. Geçtiğimiz üç yıl boyunca The Broken Earth serisi ile ambargo koyduğu Hugo ödülüne bu yıl Locus ve Nebula’yı da dahil eden N.K. Jemisin, The Karl Edward Wagner Özel Ödülü’nü de alarak geceyi boş geçmedi.

 

 

 

  • Fantezi okurunun Game of Thrones serisinden tanıdığı George R.R. Martin’in novellası Nightflyers’in Netflix ve Syfy ortak yapımıyla ekrana taşınacağı haberi bilimkurgu severler arasında büyük heyecan yaratmıştı. Yok olmanın eşiğindeki dünyadan insanlığın kurtuluşunu bulma umuduyla ayrılan bilim insanlarını konu edinen hikaye güçlü bir uzay draması arayanları tatmin edecek gibi. Aralık ayında yayımlanması planlanan dizinin uyarlandığı Nightflyers dışında 5 öykü daha içeren derleme Gece Kuşları ismiyle Dex Kitap tarafından Türk okurun beğenisine sunuldu.

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.