Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Moskova’da kar siyah yağarsa, balık kavağa çıkarsa



Toplam oy: 924
Mihail Afansyeviç Bulgakov
Everest Yayınları
Maksudov’u, Üstat’ın “fantastik”ten arındırılmış ve Margarita’sız bir perspektiften ilk yorumu olarak değerlendirebiliriz.

Pencerenin dışında sonbahar rüzgârı hüznünü fısıldıyor. Moskova’da yağmur, kirli camların üzerinden şerit şerit akıyor. Paravandan odanın içerisinde gölgeler oynaşıyor. Yoldaş, sade vatandaş Maksudov kabullenilmiş bir isyan içerisinde; masanın üzerindeki eski püskü, yoksulluğunu aydınlatan tozlu lambanın altında romanını yazıyor: ucuz bir mürekkep hokkası, birkaç kitap ve gazete... Anlatıcı her ne kadar bundan bahsetmese de, tekinsiz biraderler Oneiroi, Hypnos ve Thanatos’un marifetidir bu zavallı adamın ıstırabı.

 

Hypnos kadifeden kollarına alıyor onu, zarifçe mahmur gözlerini kapatıyor bir gece. Oneiroi iştirak ediyor ardından, bir parça kum çalıyor o yorgun gözlere. Ve rüyaların efendisinin kumları, bir anda Kiev, kar fırtınaları, iç savaş ve bu dünyadan intikal etmiş ölü canlara evriliyor. O ketum gecede, bu hayale hayat vermek için yazı masasına oturmasıyla başlıyor talihsiz Maksudov’un çilesi. Ancak artık kardeşlerin en karanlığı, Thanatos eşlik ediyor ona. Yazı masasının önünde karanlık heybetiyle o, arkasında Maksudov; tam bir cendere! Öyle ya, kim paravandan bozma bir odada, Vapurdan Haberler isimli bir gazeteye ölüm ilanları yazarak beklemek ister ölümü, ünlü bir romancı olup Moskova’daki edebiyat şarabından sarhoş olmak varken? Heyhat, üç kız kardeşin ördüğü kaderin ağları, labirent gibidir kimi zaman. Maksudov’un romanı bir piyese, edebiyat dünyasının kapıları da apliklerin romantik ışıkları altında tiyatronun parterine açılacaktır, uğursuzca...


20.yüzyıl Rus edebiyatının talihsiz ve dahiyane yüzü Mihail Bulgakov’un Teatral Bir Roman - Siyah Kar’ından söz ediyoruz. Eser, Bulgakov’un biyografisinin kurgulanmış bir aynası mahiyetinde. Zirâ Bulgakov külliyatının temellerinden biri olan, karakterleri ve kendi yaşamı arasındaki sanatsal ve yaşamsal paralel zorluklar, bu eserde Maksudov üzerinden tezahür ediyor. 1936 yılında başlanılan Siyah Kar hiçbir zaman bitirilemedi ve sansürden ancak 1965 Ağustos’unda Novy Mir dergisinde yayınlanarak kurtulabildi. Eserde Bulgakov’un okları, ünlü Rus tiyatrocu Konstantin Stanislavski’yi, “sistem”ini, Moskova Sanat Tiyatrosu’nu ve Rus sanat çevrelerini hedef alır; öyle ki kurgudaki hemen hemen bütün kurum ve kişilerin karşılıkları romanda mevcuttur. Buna ilaveten, Siyah Kar’ın romandan piyese uyarlanma süreci, Bulgakov’un ilk romanı Beyaz Muhafızlar’ın (1926) sansürlenerek Tirbünlerin Günleri ismiyle sahneye uyarlanmasına tekabül eder. (Bulgakov günümüzde her ne kadar romancı olarak tanınsa da, çalışmaları ekseriyetle tiyatroya dönüktü.) Bulgakov’un sansüre ve sanat çevrelerinin hem otonom hem de siyasal dalkavukluklarına olan öfkesi, XVII. yüzyıl Fransa’sı ile XX. yüzyıl SSCB’sindeki sanatsal ve siyasal despotik paraleller arasında analoji kurduğu Moliére trajedisinin sansürlenişiyle de tavana vurur. (Söylemek lazımdır ki, evrensel unsurlar taşıyan bu analoji, günümüz Türkiye’sine de bir hayli göz kırpmaktadır.)

 

Sansürün ve baskıcı rejimlerin portresi



Ayrıca Bulgakov’un başyapıtı Üstat ve Margarita ile mezkur eserimiz arasında dikkat çekici bir çok benzerlik söz konusu. Maksudov’u, Üstat’ın “fantastik”ten arındırılmış ve Margarita’sız bir perspektiften ilk yorumu olarak değerlendirebiliriz. Lakin, bu gerçek düzleme rağmen Üstat ve Margarita’da yalnızca Moskova’yı değil, 20.yüzyıl edebiyatını da sarsacak olan Şeytan’ın (Woland), Bulgakov’un onu yaratım sürecindeki ilk ipuçları Siyah Kar’da kendini gösterir. Maksudov’un başarısızlık güdümlü intihar teşebbüsünde gördüğü ilüzyona bir göz atalım: “Kısacası, karşımda Mephistopheles duruyordu. Bir palto ve ışıl ışıl mavi galoşlar giymişti, kolunun altında da bir çanta vardı. ‘Doğal bu,’ diye geçti aklımdan, Moskova’ya yirminci yüzyılda başka türlü gelemezdi.”

 

Bunun yanı sıra, Woland’ın ünlü şeytani kedisi Behemoth da farklı bir kisve altında ilk defa Siyah Kar’da, Maksudov’un İvan Vasilyeviç ile piyesini istişare ettiği sahnede ortaya çıkar. Nihayetindeyse, hem Üstat’ın hem de Maksudov’un, siyasi tahakküm altındaki yozlaşmış “eleştirmen”, “yazar”, “editör” ve “yönetmen”lerden mütevellit bir “sanat” çevresinde hayal kırıklığına uğramış, istikrarlı bir melankoliye tutulmuş ve yer yer kendilerini alaya alan, yalnızlıklarına çekilmiş yazarlar oluşu, bir metafor ile anlatacak olursak; Bulgakov, Üstat ve Maksudov’u, Bulgakov’un “Baba”, Üstat’ın “Oğul”, ve Ruh’un “Maksudov” olduğu üç parçalık bir bütünde maddeleştirmektedir.


Everest Yayınları’nın yayınlamakta olduğu şık Bulgakov külliyatının yeni zinciri olan Siyah Kar, Sabri Gürses çevirisiyle, hem Bulgakov poetikasının etraflıca idrakı, hem de sansürcü ve baskıcı rejimlerdeki dalkavuklar ile sanatçılar arasındaki ayrımın ustaca portleleştirilmiş bir tenkit ve analojisi bağlamında kalburüstü bir eser.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.