Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Neoliberal Küreselleşme bitti



Toplam oy: 1056
Fikret Şenses
İletişim Yayınevi

Küreselleşmeyi kabaca bir sistemin kendi sınırlarını aşması olarak tanımlamak mümkün. İkinci dünya savaşından sonra başlayan tartışmalar 1960’lardan itibaren Avrupa’da sosyal devleti öne çıkardı. Özellikle Almanya merkezli bu yapı daha sonra farklı ülkelerde kendini gösterdi. Ve dünyanın birçok ülkesi için örnek oldu. Ancak sosyal devlet ancak devlet kaynaklarına bağlı olduğu sürece, kaynakların artış hızı ile toplumun ihtiyaç hızı arasındaki artışın uyumu ile birlikte sürdürülebilecek bir sistemdi. Devletin sosyal giderlere kaynak ayırması azaldıkça sosyal devlet anlayışı da krize girdi. Ekonomik alanda yükselmeye başlayan liberalizm kendini iyice hissettirmeye başladı. Nihayetinde 1970’lerdeki petrol krizi ile başlayan süreç 1980’lerin başında ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher, Almanya’da Helmut Kohl’un başa gelmesi ile yeni bir süreç başladı: Neoliberalizm.
Neoliberalizmi kabaca, ekonominin devletten bağımsız olmasını ve piyasanın kendi kurallarının kendisinin koymasını ifade eder. Yani devletin dışında olduğu bir ekonomik modele dayanır. 

Bu ekonomik model aynı  yıllarda (1980’ler) Turgut Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye’de de kendini gösterdi anacak Türkiye’deki model hiç  bir zaman Batı’daki örnekleri gibi olmadı. Çünkü Türkiye’de ekonomi hiçbir zaman devletten bağımsız olmadı. Devletin bir rant merkezi olarak ortada durduğu model bugün dahi terk edilmiş değildir. 

2007’nin ikinci yarısından itibaren ABD’de başlayan kriz, finans piyasalarının reel piyasalardan çok daha büyük hacime ulaşmasının bir sonucudur. Yani reel sektörün büyüklüğünün yaklaşık 5 katına erişen finansal piyasaların büyüklüğü, sonunda finans balonunun patlaması ile son boldu. Ve başta ABD olmak üzere birçok ülke devlet kaynaklarıyla ekonomiye müdahale ederek krizi azaltmaya çalıştı.

Finans piyasalarının, reel ekonominin 5 katına kadar büyümesi temel olarak klasik iktisadi kuramları  da anlamsız kıldı. İktisat’ı üretim, tüketim, bölüşüm etkinlikleri arasındaki ilişki olarak tanımlayan ekonomi de; sınırsız ihtiyaç ve isteklerinin, sınırlı kaynaklarla nasıl yerine getirebileceğini inceleyen bilimdir. 

İşte karşıya karşıya olduğumuz küresel krizi ekonominin temel kavramları ile açıklamak neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Bu durum Klasik iktisat anlayışının (Devletin ekonomiye müdanelerinin sınırlı olması gerektiğini savunan iktisat anlayışı) terk edilmesi ve Neoklasik iktisat anlayışı alması olarak tanımlanabilir. Elimizde Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Prof. Dr. Fikret Şenses tarafından derlenen ve İletişim Yayınlarından Çıkan “Neoliberal Küreselleşme ve Kalkınma” tam da bu tartışmalar bağlamında daha önce yayınlanmış 19 makaleden oluşuyor. Yaklaşık 774 sayfadan oluşan bu kitapta yer alan makalelerin ortak kaygısını Şenses şöyle ifade ediyor; “Bu kitap belli başlı kalkınma sorunları üzerine odaklanarak iktisat bilimi ile kalkınma sorunları arasındaki kopukluk derecesindeki bu uyumsuzluğun giderilmesi çabalarına bir nebze olsun katkıda bulunmayı amaçlıyor.” Bu açıdan, makaleler kalkınma sorunlarına Neoklasik olmayan bir bakışla yazan yazarlar tarafından kaleme alındığını ifade etmeye gerek kalmıyor sanırım. Seçilen makaleler, kalkınma iktisadının ihmal edilmiş konuları ile daha günsel konuları derinlemesine ele alıyor. Temelde bir ders kitabı niteliği taşısa da bu konuya ilgi duyanların kolayca okuyabileceği bir dili ve dizgisi var. 

Kitapta öne çıkan makaleler; “Bir Kalkınma İktisatçısı Olarak Karl Marx” (Pkabhat Patnaik), “Keynes Kalkınma İktisadı İçin Önemi” (John Toye), “Küreselleşen Dünyada Kalkınma Politikaları” (Joseph Stigltz). Bunların dışında Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren makalelerde var. Fikret Şensen’in “Neoliberal kürselleşme çağında yoksullukaraştırmalarındaki Kayıp bağlantılar: Türkiye Deneyiminden Çıkarılacaklar Dersler” ve yine Fikret Şenses ve Ziya Öniş’in birlikte yazdığı “Küresel Dinamikler, Ülkeiçi Koalisyonlar ve Reaktif Devlet: Türkiye’nin Savaş Sonrası Kalkınmasında Önemli Politika Dönüşümleri”. Kitapta öne çıkan bazı makaleleri okuduğunuzda, Kürselleşme, İksisat, Kalkınma İktisadı, ekonomi gibi alanlardabir çok yeni bilgiyi ve bakış açısını görebiliyorsunuz. 

Kitap her ne kadar uzmanlık alanına hitap etse de içinden geçtiğimiz dönemin koşullarına baktığımızda yabancımız olmayan tartışmaların farklı okumalarını yapmak mümkün. Küreselleşme her ne kadar ekonomik tartışmaları ile anılsa da, bilgi ve kültüründe küreleşmeden payına düşeni aldığını bir yere not etmemiz gerekiyor. Küreselleşmeden kaçmanın mümkün olmadığı şartlarda en iyi yol, yarattığı etkilere hazır olmak ve dönüştüğü dünyaya adapte olmaktır. 

Türkiye, iktisadi alanda Fikret Şenses ve Ziya Öniş’in makalesinde ifade ettiği gibi, Reaktif (takip eden) Devlet. Şenses ve Öniş bunu makalelerinde bunu iktisadi alanda analiz etseler de bunun izini her alanda görmek mümkün. Osmanlı’da üretim sadece var olan sistemi iademe ettirmek üzerine inşa edildiği için birikim ve ticaret bu topraklara çok uzaktır ve çoğu zaman azınlıklara kalmıştır. Ancak bu onların değil yönetenlerin tercihi oldu. Bugün belki iktisadi alanda referans almamız gereken yine Osmanlı’nın toplumsal talepleri uygun üretim modelini modernize ederek bugüne adaptasyonu sağlamak. Bugün Neoliberal İktisat anlayışı piyasayı rekabetsizleştirirken krizi sürekli hale getirmiştir. Oysa bugün olması gereken daha çok Keynesyen bir iktisat anlayışıdır. Ancak burada da temel sorun devlet müdahalesini tek bir sorun olarak görüp onu “siyaset üstü” ya da “siyaset dışı” olarak görülmesindedir. Galiba buna izin vermeyecek bir iktisadi modeli hayata geçirmekte fayda var.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.