Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Öğle Uykusunun Daveti



Toplam oy: 33
Thierry Paquot
Can Yayınları

Baharın ve yazın rehaveti bizim gibi sıcak memleket insanları tarafından kanıksanmış olsa da bu rehavetin çağırdığı öğle uykusuna direnebilecek insan çok azdır. Günün en sıcak saatlerinde, güzel de bir yemek yedikten sonra usul usul bastırır öğle uykusu. Belki bir cin gibi aniden yakalar sizi, içinize girer. Belki de peri gibi şefkatli kollarıyla sarmalar ve kendinizi ona teslim ederek bulduğunuz yere kıvrılırsınız.

Can Yayınları “Kırkmerak” dizisiyle meraklıların ilgisini çekecek meselelere el atarken bahar ve yaz mevsimlerinin öğle uykusuna davet eden günlerinde oldukça ilgi çekici ve de mevsime uygun bir kitap bastı: Thierry Paquot imzalı Bir Sanattır Öğle Uykusu. Başlığıyla ilgi çeken kitap içeriğiyle de hayal kırıklığına uğratmıyor. Öğle uykusu sevdalısı olsanız da, olmamak ne mümkün ama olmasanız da bir okur olarak sizi sürüklemeyi beceriyor.
Kitap başlığından da anlaşılacağı üzere elbette öğle uykusuna methiye düzüyor. Ancak bu kuru bir övgü kitabı değil.  Öğle uykusunu masaya yatıran yazar, öğle uykusundan boş zaman alışkanlıklarına/eylemlerine, boş zamandan genel zaman algısına, zaman meselesinden de zaman-mekan ilişkisine ve zamanın üretim süreciyle ilişkisine girerek bol kaynaklı, bol göndermeli bir metin sunuyor.

Giriş bölümüne kendi öğle uykusu deneyimiyle başlayan Paquot sözün başında, “Öğle uykusu bir zorunluluktur. Sizden bir şeyi kibarca istemek yerine basbayağı dayatır kendisini” diyor. Öğle uykusunun kendisini dayattığına –tecrübelerimin de katkısıyla- katılmakla birlikte onu bir zorunluluk olarak anmaya kıyamıyorum. Çünkü öğleyin uyumayı, genel anlamda uykudan/uyumaktan ayırmamın en önemli sebebi, öğle uykusunu zorunluluk olarak tarif etmeyişim.  Bana kalırsa bir zorunluluktan ziyade keyifli bir ihtiyaç olduğu için vazgeçilmez bir tiryakilik ve de sanattır öğle uykusu. Onu zorunluluk olarak anmak istemeyişimin bir nedeni de dört günlük kreş maceram sırasında öğretmenlerin, biz çocukları zorla ve hatta tehditle uyutmaya çalışmaları olabilir. Bu nedenle öğle uykusu, benim için yalnızca çocukluk anılarının o dört günlük kreş macerası için bir zorunluluk olarak kalmıştır. Şimdilerdeyse keyifli bir ihtiyaçtır. İhtiyaç olduğunu rahatlıkla söylememin nedeniyse tam da yazarın dediği gibi kendisini dayatmasıdır: “Oradadır işte, çekici, işveli, yumuşacık, kısacası dayanılmaz.  Sıcaklığıyla sarar sizi, okşar sever. Onu körü körüne izlersiniz. Gözleriniz siz istemeseniz de kapanır, bedeniniz gitgide gevşer, biraz sonra belli belirsizce içi boşalır sanki, hafifler, görünmez gibi olur, yok gibi. İçiniz mutlulukla bir mutlulukla biçimiyle dolup taşar. Bırakırsınız kendinizi, koyuverirsiniz ve içten içe şaşırarak benliğinizi teslim edersiniz. (...) Küçük bir kaçamak...”

Girişteki methiyenin ardından yazar, kitabın ilk bölümünde öğle uykusunun sanattaki yansımalarına yani öğle uykusu tablolarına bakar ve ona göre bu resimler; “ressamların genellikle öğle uykusunun cinselliğe, bedensel arzuya, bedenlerin birleşmesine eşlik ettiğini düşündürürler.” Gerçekten de bu resimlerdeki yarı çıplak insanların birbirine değmesi ve mayışmış yüzler, serbest kalmış bedenler cinsel çağrışımlara neden olmaktadır. Üstelik bu resimler bir yana, daha çocukluktan başlayarak öğle uykusunun sunduğu ‘gündüz düşleri’ imkanı ve çağrıştırdığı cinsellik başka metinlere de konu olmuştur. Sözgelimi Orhan Pamuk, anı kitabı İstanbul’da çocukluğunun öğle uykularını şöyle anlatır: “Öğle uykusu için beni yatağıma yatırdıkları, ama hemen uyumayıp Tommiks dergisinin sayfalarına baktığım tatlı ve sıcak bir öğle üstü, çükümün (annemin bibi dediği şey) sertleştiğini farkettim. Yarı çıplak bir Kızılderili resmine bakarken olmuştu bu. (...) Başka bir gün gene öğle uykusu için pijamalarım giydirilmiş olarak yorganın altında uzanmış, kendimi bildim bileli benim olan ayımla konuşurken gene aynı sertleşmeyi hissettim.”

Kitabın yazarı Paquot, Orhan Pamuk’a gönderme yapmamış olsa da “Kendine Ait Bir Zaman” başlığını verdiği bölümde onun gönderme yaptığı başka isimler ve metinler var. Bunlar arasında bu topraklardan andığı isim Yaşar Kemal. Konumuzla bizzat ilgili olan zaman meselesi için şöyle der yazar: “ Anne tarafından dedem hiç aksatmadan öğle uykusu uyurdu. Öte yandan ne sıra dışı bir adamdı, ne de keşiş: Belki de zamanın yoğunluğunu bizlerden daha iyi değerlendirir, vaktini tadına vara vara düzenlerdi. Bu konuda yalnız da sayılmazdı. Söylediklerime inanmıyorsanız, André Gide’in aynı zamanda Thomas Mann’ın Günlük’lerini okuyun, XIX. yüzyılda doğmuş bu adamların yaşamlarında öğle uykusunun önemini anlarsınız. Ama görünen o ki, Jorge Amado’nun, Yaşar Kemal’in, Tevfik el-Hakîm’in, Miguel Angel Asturias’ın, Rabindrath Tagore’un romanlarındaki pek çok kahraman için de öğle uykusu belirleyici bir süreçtir: insanın düşüncelere dalıp gittiği, düş kurduğu, keyif yaptığı ya da uyuduğu bir süreç.” Yazar, zaman meselesiyle ‘oyalandığı’ bu bölümde Perec’ten Andre Gorz’a uzanan çok çeşitli isimleri anar.

Kitabın ilgi çekici diğer bölümleriyse bunun gibi metinlerin tadı tuzu sayılan etimolojinin devreye girdiği “ Öğle İblisi” ve “Çalışma Saatleri” başlıklı bölümlerdir. Bu bölümlerde, siesta olarak anılan öğle uykusunun kelime anlamına bakılarak kökenlerine doğru yol alınır. “Sözcük (siesta) klasik Latince sexta (hora) sözcüğünden, ‘altıncı saat’ten, demek ki ‘günün ortası’ndan, ‘öğle’den gelir.” Kitapta farklı yerlerde bahsi geçen “altıncı saat” çevirmenin notuyla şöyle açıklanmıştır: “Eski çağlarda genellikle günbatımı yeni bir günün başlangıcı sayılır. Gece on iki saate ya da ‘nöbet’ denen üçer veya dörder saatlik zaman dilimlerine bölünmüştür. Gündüz ise gündoğumundan başlayarak on iki saate bölünmüştür. Bu düzenlemeye göre (gündüz) altıncı saat öğle vaktine işaret eder. Kutsal Kitap’ın Türkçe çevirisinde altıncı saat “saat on ikiden üçe kadar olan süreç olarak geçer.” Bu bilgilerden sonra kitap, öğle zamanının farklı kültürlerdeki farklı anlamlarına değinir. “Azteklerde, ‘öğle’ kurban etme törenleri için uygun bir zamandır; birçok Hint-Avrupa kökenli toplumda da, ‘öğle’ ölülerin, hatta kimi zaman ölümün vaktidir... Yunan mitolojisinde, Nymphalar ‘öğle’ vakti ortaya çıkıp Pan’ı danslarına katmaya çalışırlar.”

Herkesin ne anladığı bir yana, öğlen yapılacak en iyi şey kısa ya da uzun, derin ya da hafif demeden keyfimize göre güzel bir uyku çekmektir. Yazın güneşin mayhoşluğuyla, bir sonbahar günüyse yağmurda ıslandıktan sonra, işyerinde yemek molasının üstüne yapılacak tek şey kalır insana: uyumak! Öğle uykusu ihtiyacımız olan bir sanattır. Kimileri için güzel/özenli yemekler yemekten bile daha önemlidir. Hele bir de tüyleri battaniyeden daha yumuşak, gırlaması en güzel ninniden daha tatlı olan, uyumayı tam anlamıyla bir sanat haline dönüştüren ve çok iyi beceren bir kediyle yaşıyorsanız öğle uykusu kaçınılmazdır.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Ben hizmetçilerle büyümedim ama hizmetçilerle büyüyen akrabalarla büyüdüm. Sıklıkla gittiğim bir evin sahiplerinin iki şoförü, bir aşçısı, üç temizlikçisi vardı; daha büyük evler, daha zengin ev sahipleri, daha geniş hizmetçi kadroları gördüm.

Ankara’da Öykü Günleri’nin ilki yapılıyordu. Özcan Karabulut’un öncülüğünde düzenlenen Öykü Günleri, o günlerde önce öykü ve öykücüler, sonra tüm edebiyat dünyamız için bulunmaz nimet olmuştu. Ki, o güne dek edebiyat dergilerinde bile tek tük yayınlanırdı öykü; yazılmadığından, okunmadığından mı? Sanmıyorum. Öykü Günleri, öykücülüğümüze büyük hareket getirmişti.

Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor.

Daha geçen cumartesi Zizek İstanbul’dayken söylemişti, kapitalizmin demokrasiyle bağı kalmadı diye. Kapitalizmin burjuva demokrasisi getirdiği fikrinin/hayalinin artık gözle görülür bir şekilde çöktüğünü, kapitalizmin totaliter rejimlerden beslendiğinin altını çizmişti.

Söyleşi

30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda,  o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında “Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim,” demişti.

 

 

ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun