Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Öncelikle ruh hali, sonra bir roman



Toplam oy: 87
Gertrude Stein // Çev. Gökçe Yavaş
DeliDolu
Türkçeye ilk kez çevrilen bu roman, bir asır evvel yazılmasına rağmen, günümüz toplumunda karşılık bulacak bir içeriğe ve güncelliğe sahip.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş. Peki neydi bu romanı bu denli mühim kılan, o dönemde Stein’in anlatıp başkalarının anlatmadığı şey neydi?

Roman, alt sosyo-kültürel sınıfa mensup üç kadının (Anna, Melanctha ve Lena) anlatıldığı birbirinden bağımsız üç hikayeden oluşuyor. Bu hikayeleri önemli ve özel kılan şey, çağını da aşan çözümleme ve anlatım biçimi. Bir asır önce ele alınmış bu karakterlerin gerek düşünce gerekse yaşayış biçimiyle bugünden pek de bir farkları yok. Stein, adeta karakterlerin beyninin içine girmiş, olayları göstermektense en küçük ayrıntısına kadar anlatmayı tercih etmiş. Hiçbir detayı kaçırmayan ve bu detaylarla bütüne ulaşan Stein, dil oyunlarından ve sözcükleri süsleyerek durumu anlatmaktan da özellikle kaçınmış. İlgi duyduğu ve çok sevdiği resim sanatı da yazdıklarına sirayet etmiş.

Stein’in Üç Yaşam’da ele aldığı karakterler, Cezanne tablolarındaki yorgun, durgun ve sürekli bir baş ağrısı çekiyormuş hissi uyandıran karakterlerin kelimelerle vücut bulmuş hali gibi. Stein’in kübizme olan merakı düşünülürse, Cezanne karakterlerinden ilham aldığı pekala düşünülebilir.


Dönemin iç dinamikleri

 

Üç Yaşam öncelikle üç kadının ruh halidir, ondan sonra bir romandır. Eserdeki karakterler o kadar gerçektirler ki, Stein onları yazmamış adeta doğurmuş gibidir.

Anna her zaman başkalarını düşünen, başkalarını düşünmekten kendine vakit ayıramayan ve bunu dahi düşünmeye zamanı olmayan düzen ve tertip meraklısı bir kadın. Yanında hizmetçi olarak çalıştığı kişileri kendisine öyle bir bağlar ki, Anna’ya biz kez alışanlar bir daha onsuz yapamazlar. Çalıştığı evin tümüne hakim olmak ve ev sahibinin her şeyi ona danışması ve tüm bunları yapabilmesidir onu mutlu eden. Onu mutlu ve huzurlu kılan şey, alışkanlığa dönüşen itaatin eksiksiz yerine getirilmesidir. İçinde bulunduğu ve gördüğü dünyanın dışında başka bir şey bilmeyen ve düşünmeyen Anna, bu döngünün içinde ölene kadar gidip gelir.

Melanctha da, çocukluğundan itibaren dünyaya bilgeliğini veren şeyin ne olduğunu merak eden ve onu bulmaya çalışan siyahi bir kadın. Kendini bildi bileli, olduğundan daha büyük davranır ve bir kadın olarak gücünü çok erken yaşta kullanmayı öğrenir, ama yine de yaradılıştan gelen çarpıcı bilgeliğiyle bile, kötülük hakkında bir şey bilmez. Melanctha etrafında sık sık duyduğu şeylerle aslında ne kastedildiğini henüz anlamaz, bunlar şiddetli bir şekilde zamanla uyanmaya başlar içinde.

Lena ise, kısmen anlayabildiği hayatı sağır edici sessizliğiyle izleyen, kendi hayatı hakkında kararları çoğu zaman başkaları veren ve Cezanne’in Kırmızı Yelekli Çocuk tablosundaki yorgun çocuğa benzeyen suskun biridir. Tabii tüm bunlara karşın sabırlı, nazik ve çok da tatlı bir kızdır. Tıpkı Anna gibi o da hizmetçidir ve bu işi de pek sever. Anna ile ortak yanları ise yalnızca yaptıkları iş değildir...

Gertrude Stein, romandaki bu üç karakterin yaşamlarındaki benzerliği özellikle ele almış. Bu üç kadın, aslında milyonlarca kadına da ayna tutuyor. Gertrude Stein, dönemin iç dinamiklerini bir psikolog gözüyle ele alıyor adeta.

Üç Yaşam, yalın bir dil ve güçlü bir anlatımla yazılmış, yirminci yüzyılın ilk klasik eserlerinden biri. Türkçeye ilk kez çevrilen bu roman, bir asır evvel yazılmasına rağmen, günümüz toplumunda karşılık bulacak bir içeriğe ve güncelliğe sahip.

 

 


 

 

 

Görsel: Seda Mit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İstisna ve Kayboluyorsun romanlarıyla tanıdığımız Christian Jungersen, kariyerinin ilk romanı Çalılık’ta, yaşlı bir adamın inançlarına ve hayatında yaptığı seçimlere dair nefes kesici bir hikaye anlatıyor... Çalılık, iki erkek –Paul ve Eduard– arasında yaklaşık 70 yıl boyunca süren karmaşık ama yoğun bir ilişki etrafında kurgulanmış.

Sinema meraklıları hatırlayacaktır; 1984’te Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan, yönetmenliğini Wim Wenders’ın üstlendiği Paris, Texas filminin esin kaynağı, Sam Shepard’ın kaleme aldığı Motel Günlükleri’ydi.

Kütüphaneler ve okur-yazarlık üzerine düşünen, dört yıl boyunca Borges’e kitaplar okuyan, Ahmet Hamdi Tanpınar hayranı Alberto Manguel’i hepimiz biliyoruz; hatta bu ismi, 2015 yılında bir söyleşi için geldiği Boğaziçi Üniversitesi’nde dinleme şansı bile bulmuştuk.

1963 doğumlu İsviçreli yazar Peter Stamm, çağdaş Almanca edebiyatın başarılı isimlerinden. Romanları, tiyatro eserleri, radyo oyunları ile tanınıyor, pek çok ödülü var. Muhasebecilik ile başlayan hayatının yönünü –bir süre psikiyatri çalıştıktan sonra– edebiyata ve gazeteciliğe çevirmiş; edebiyatıyla günümüz meselelerini, insan ruhunun bugünlerde yaşadıklarını anlatmaya çalışıyor.

19. ve 20. yüzyıl başında yazılmış Türkçe klasik eserlerin Latin harflerine aktarılarak yayımlanması son zamanlarda hız kazanarak devam ediyor. Birçok yayınevi klasikleri gündeme taşımaya başladı. Bu eserlerin bugünün okuru için nasıl yayıma hazırlanacağı da yavaş yavaş bir tartışma konusu halini aldı.

Söyleşi

Kutlukhan Kutlu ile söyleşi

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.