Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Öncelikle ruh hali, sonra bir roman



Toplam oy: 16
Gertrude Stein // Çev. Gökçe Yavaş
DeliDolu
Türkçeye ilk kez çevrilen bu roman, bir asır evvel yazılmasına rağmen, günümüz toplumunda karşılık bulacak bir içeriğe ve güncelliğe sahip.

Üç Yaşam’ın orijinali yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1910’da, Chicago Record-Herald gazetesinde kitap hakkında şöyle bir yazı yer almış; "Stein, hayata dair parçaları değil, hayatı olduğu gibi ortaya koyuyor.’’ Kimilerine göre modern edebiyatın en önemli eserlerinden biri olan Üç Yaşam, başta Hemingway olmak üzere birçok yazarı etkilemiş, ilham kaynağı olmuş. Peki neydi bu romanı bu denli mühim kılan, o dönemde Stein’in anlatıp başkalarının anlatmadığı şey neydi?

Roman, alt sosyo-kültürel sınıfa mensup üç kadının (Anna, Melanctha ve Lena) anlatıldığı birbirinden bağımsız üç hikayeden oluşuyor. Bu hikayeleri önemli ve özel kılan şey, çağını da aşan çözümleme ve anlatım biçimi. Bir asır önce ele alınmış bu karakterlerin gerek düşünce gerekse yaşayış biçimiyle bugünden pek de bir farkları yok. Stein, adeta karakterlerin beyninin içine girmiş, olayları göstermektense en küçük ayrıntısına kadar anlatmayı tercih etmiş. Hiçbir detayı kaçırmayan ve bu detaylarla bütüne ulaşan Stein, dil oyunlarından ve sözcükleri süsleyerek durumu anlatmaktan da özellikle kaçınmış. İlgi duyduğu ve çok sevdiği resim sanatı da yazdıklarına sirayet etmiş.

Stein’in Üç Yaşam’da ele aldığı karakterler, Cezanne tablolarındaki yorgun, durgun ve sürekli bir baş ağrısı çekiyormuş hissi uyandıran karakterlerin kelimelerle vücut bulmuş hali gibi. Stein’in kübizme olan merakı düşünülürse, Cezanne karakterlerinden ilham aldığı pekala düşünülebilir.


Dönemin iç dinamikleri

 

Üç Yaşam öncelikle üç kadının ruh halidir, ondan sonra bir romandır. Eserdeki karakterler o kadar gerçektirler ki, Stein onları yazmamış adeta doğurmuş gibidir.

Anna her zaman başkalarını düşünen, başkalarını düşünmekten kendine vakit ayıramayan ve bunu dahi düşünmeye zamanı olmayan düzen ve tertip meraklısı bir kadın. Yanında hizmetçi olarak çalıştığı kişileri kendisine öyle bir bağlar ki, Anna’ya biz kez alışanlar bir daha onsuz yapamazlar. Çalıştığı evin tümüne hakim olmak ve ev sahibinin her şeyi ona danışması ve tüm bunları yapabilmesidir onu mutlu eden. Onu mutlu ve huzurlu kılan şey, alışkanlığa dönüşen itaatin eksiksiz yerine getirilmesidir. İçinde bulunduğu ve gördüğü dünyanın dışında başka bir şey bilmeyen ve düşünmeyen Anna, bu döngünün içinde ölene kadar gidip gelir.

Melanctha da, çocukluğundan itibaren dünyaya bilgeliğini veren şeyin ne olduğunu merak eden ve onu bulmaya çalışan siyahi bir kadın. Kendini bildi bileli, olduğundan daha büyük davranır ve bir kadın olarak gücünü çok erken yaşta kullanmayı öğrenir, ama yine de yaradılıştan gelen çarpıcı bilgeliğiyle bile, kötülük hakkında bir şey bilmez. Melanctha etrafında sık sık duyduğu şeylerle aslında ne kastedildiğini henüz anlamaz, bunlar şiddetli bir şekilde zamanla uyanmaya başlar içinde.

Lena ise, kısmen anlayabildiği hayatı sağır edici sessizliğiyle izleyen, kendi hayatı hakkında kararları çoğu zaman başkaları veren ve Cezanne’in Kırmızı Yelekli Çocuk tablosundaki yorgun çocuğa benzeyen suskun biridir. Tabii tüm bunlara karşın sabırlı, nazik ve çok da tatlı bir kızdır. Tıpkı Anna gibi o da hizmetçidir ve bu işi de pek sever. Anna ile ortak yanları ise yalnızca yaptıkları iş değildir...

Gertrude Stein, romandaki bu üç karakterin yaşamlarındaki benzerliği özellikle ele almış. Bu üç kadın, aslında milyonlarca kadına da ayna tutuyor. Gertrude Stein, dönemin iç dinamiklerini bir psikolog gözüyle ele alıyor adeta.

Üç Yaşam, yalın bir dil ve güçlü bir anlatımla yazılmış, yirminci yüzyılın ilk klasik eserlerinden biri. Türkçeye ilk kez çevrilen bu roman, bir asır evvel yazılmasına rağmen, günümüz toplumunda karşılık bulacak bir içeriğe ve güncelliğe sahip.

 

 


 

 

 

Görsel: Seda Mit

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

John Le Carré –Türkçeye ilk kez çevrilen– Cinayetin Parıltısı romanını şu sözlerle tanımlıyor: "Acımasız ve aynı zamanda gülünç bir sosyal yaklaşımın gölgesinde kalmış, kusurlu bir polisiye roman." Bu açıklama, ilk basım yılı 1962 olan romanın arka sayfalarına 1989’da eklenen sonsözden. Bir romanın bitiminde bir “sonsöz”e rastlamak şaşırtıcı.

Eleştirmenlerce Borges, Bioy Casares ve Cortazar’ın öncülük ettiği edebi geleneği sürdürdüğü kabul edilen Arjantinli yazar Mariana Enriquez’in on iki öyküden oluşan kitabı Yangında Kaybettiklerimiz, geçtiğimiz günlerde Türkçede de yayımlandı.

Akıl hastanesi, hapishane, “kamp”, bakımevi, huzurevi, düşkünlerevi, belki bazen insanın kendi evi… İnsanın toplu olarak koğuşlara, yatakhanelere ya da tek başına, tamamen tecrit edilerek hücreye kapatılmasının türlü nedenleri ve kapatıldığı bu yerlerin farklı isim ve işlevleri olabiliyor.

Yazar ve Cenneti kitabında bahsedilen 30 kütüphaneci yazarın hikayesi, bir cennet tasviri gibi gerçekten. Zaman zaman bir hapishane duygusu verse de, yazarların çoğu için bir özgürlük sığınağına dönüşüyor kütüphaneler.

Mustafa Çevikdoğan'ın ismini, yayına hazırladığı ve editörlüğünü yaptığı onlarca kitabın künyesinde görmeye alışık olsak da, müelliflerin adının yazıldığı ön kapakta görme saadetine de eriştik. Temiz Kâğıdı ismini verdiği kitabındaki on üç öykü, güncel Türkçe edebiyat rafımızdaki yerini aldı.

Söyleşi

Jean-Paul Didierlaurent ile söyleşi:


“Okunmayan kitap, ölü kitaptır. Bu yüzden ortadan kalkması mı gerekir?”

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.