Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Peki her şey bitti mi?



Toplam oy: 151
Carlo Petrini, Luis Sepulveda // Çev. Şemsa Gezgin
Can Yayınları
Mutluluğa Dair Bir Düşünce, büyük ölçekli değişimlerden ziyade her bireyin kendi küçük dünyasında, kendi toplumunda, kendi mahallesinde hayata geçirebileceği küçük değişimlere inanan bir kitap…

Mutluluğa Dair Bir Düşünce, belki de isminden ötürü, başta bir “kişisel gelişim” önerisi gibi gelse de; bilakis, daha iyi bir dünya için somut adımlar atmış iki mühim aktivistin imzasını taşıyarak, güçlü argümanıyla okur için tünelin ucunda -belki cılız, belki değil- bir ışık yakma ihtimali taşıyor. Bahsettiğim iki isim Luis Sepúlveda ve Carlo Petrini. “Başka bir dünya mümkün” okumaları yapanlar onları tanıyacak olsa da bu iki ilham verici insandan kısaca bahsedeceğim: Luis Sepúlveda, 1949 Şili doğumlu. Salvador Allende’nin korumalığını yaparken 1973 darbesiyle Pinochet’nin ülkenin başına gelmesinin ardından hapse atılıyor ve sürgüne gönderiliyor. Yetmişlerin sonunda Şili’den ayrılarak Ekvador’da bir süre Shuar yerlileri ile yaşayarak ekolojinin önemini kavrayan Sepúlveda, yıllar içinde Greenpeace’te pek çok görevde yer alıyor. Aynı zamanda yazar olan olan Sepúlveda’nın hem çocuklar için hem de yetişkinler için yazdığı kitapları var, ki bunlardan bazılarını Türkçede okumak mümkün. Carlo Petrini ise 1949 İtalya doğumlu. Sürdürülebilir gıdanın dünyadaki en güçlü ağına evrilecek olan Slow Food Movement’ın (Yavaş Gıda Hareketi) ve 2004’te Slow Food çatısı altında uluslararası toplantılar düzenleyerek gıda üreticilerini bir araya getiren Terra Madre’nin kurucusu. Petrini’nin de gıda ve ekoloji konusunda –yine bazıları Türkçeye çevrilmiş– ilham verici kitapları var.


Sepúlveda ve Petrini’nin bir söyleşisiyle başlayan Mutluluğa Dair Bir Düşünce kitabı, ikilinin başta mutluluk olmak üzere belli başlıklar üzerine ayrı ayrı kaleme aldıkları yazılarla devam ediyor. Sepúlveda ve Petrini gibi epey güçlü bir tedrisata sahip iki ismin mutluluk üzerine düşünmesi kuşk usuz sıradan bir metne işaret etmiyor. Mutluluğa Dair Bir Düşünce politika, aktivizm, şiir ve edebiyatla harmanlanmış zengin bir metin; bu haliyle argümanı epey kuvvetli bir sistem eleştirisi. Ancak kitap bu eleştiriyi yaparken sadece tespitlerde bulunmuyor, geleceğe dair umudumuzu yeşertecek anekdotlara yer vererek ve geçmişten ders çıkartarak başka bir hayatın mümkün olduğunu söylüyor, alternatifler sunuyor. Kitabın ilk bakışta en büyük eleştirisi hız. Buradan hareketle sorduğu ilk soru da şu: hız hastalığına tutulmuş bir dünyada mutlu olmak mümkün mü? Yaşam kalitemizi düşüren bu koşuşturma kültüründe, soluk almak bir tarafa, mevcut realiteye bir alternatif geliştirmek ve gezegendeki kimseyi dışarıda bırakmayan mutlu bir yaşam kurmak elimizde mi? İnsanlığın gelişme ve büyüme işini fazla abarttığını söyleyen ve hız mitini hunharca eleştiren metnin önerisi ise yavaşlamak. Ancak bu bilindik bir yavaşlamaktan ziyade içinde bilgelik içeren, doğayla koşut gelişen bir durma, duraksama hali. “Yavaşlığın Önemini Keşfeden Bir Salyangozun Öyküsü” adlı bir çocuk kitabı bulunan Sepúlveda, bu hikayeyi yazarken keşfettiği bir şeyi şöyle aktarıyor: “Yavaşlığın, yavaş hareket olmadığını, kişisel bir hareket ritmi, kişisel bir gelişim ritmi yakalama imkânı olduğunu keşfettim. Kısacası, deyimlerde salyangoz ya da kaplumbağa gibi hayvanlara özgü yavaşlık topluma da uygulanabilirdi.”

 

Zevk alma hakkı


Kitabın başındaki sohbet pek çok ilham verici noktaya değiniyor. Okurken kenara not almak, altını çizmek ve üzerine düşünmek isteyeceğiniz fikirlerle dolu bu bölümde değinilen konulardan biri “zevk alma hakkı.” Zevk almanın bir lüks değil, evrensel bir hak olduğundan bahsediliyor. Bu fikrin yanına hemen “paylaşma ve haddini bilme” iliştiriliyor. Konuya gıda ve beslenme tarafından bakan Petrini “gıda alanında zevk almak asla oburluk, aşırılık ya da bencillik anlamına gelmez,” derken, Sepúlveda’nın şu sözleri konuyu layıkıyla özetliyor: “Salyangoz yaşam için kendisine yetecek en az şeye, sadece gerekene sahiptir. İçinde yaşadığı kabuk tam da gereksinim duyduğu ölçüdedir: İki milimetre büyümesi gerektiğinde kabuğu da tam iki milimetre büyür.”


Bugün insanların hâlâ açlıktan öldüğü bir gezegende, kontrolsüz büyüme ve hızın vardığı noktada doğa-insan ilişkisinin bozulduğunu hatırlatan ve kurtuluşumuz için doğanın ritmine ayak uydurmaktan başka çaremiz kalmadığını savunan ikili, sorunun sadece ekolojik değil, kuşkusuz politik olduğundan da söz ediyor kitapta. Dünyanın pek çok yerinde doğanın son sürat talan edilmesinin piyasa hırsından kaynaklandığının altı çizilirken bu durumun hükümetlerle yakın ilişkisine işaret ediliyor. Dolayısıyla her ikisi de mevcut durumu büyük ölçekte değiştirmenin hiç kolay bir iş olmadığını gayet iyi biliyor.


Kitapta sıkça vurgulandığı üzere, gidişatı değiştirmek için –hiç şüphe yok ki– yol uzun. Ancak Sepúlveda ve Petrini değişimin halktan başlaması gerektiği konusunda hemfikir. Söyleşi sırasında tohum toplayan adamın öyküsünü anlatıyor Sepúlveda: Lucas Chiappe adında bir adam Patagonya’da hem Arjantin hem de Şili hükümetlerinin, ulusal parkların kurulmasında tamamen yanlış bir çevrecilik politikası uyguladıklarını ve ormanı yönetme yeteneğine tek sahip olan Mapuçi halkını yurdundan kovduğunu görüyor. Bunun üzerine Chiappe, ormana gidip tohum toplamaya başlıyor ve sonrasında Mapuçi halkından her bir tohumun ne tohumu olduğunu, onu nasıl yetiştireceğini öğreniyor. Proje zaman içinde genişliyor ve başka insanların da dahil olmasıyla bölgeye on yılda 16 milyondan fazla ağaç dikiliyor. Kitapta Petrini’nin bu anekdotu özetleyen ve bence kitabın meselesini de tek başına sırtlayan bir cümlesi var: “Mutluluğu bugün, bu dünyada yaşamak istemeliyiz. Onu elde etmek için de az sayıdaki imtiyazlı insana değil, herkese ait olması gereken tohumlar gibi görünüşte küçük fakat özünde büyük olan şeylerden hareket etmeliyiz.” Ardından Edgar Morin’in bir konuşmasından alıntı yapıyor Petrini: “Peki her şey bitti mi? Hayır, dünyada, insanların kendi topluluklarında bazı şeyleri değiştireceğinden eminim. Her şeye yeniden başlamak gerektiğinde, aslında her şey çoktan başlamış demektir.”


Mutluluğa Dair Bir Düşünce, büyük ölçekli değişimlerden ziyade her bireyin kendi küçük dünyasında, kendi toplumunda, kendi mahallesinde hayata geçirebileceği küçük değişimlere inanan bir kitap… Uç uca eklediğimiz küçük mucizelerin değiştireceği bir dünyaya inanmaktan başka çaremizin kalmadığı bugünlerde okumak anlamlı olabilir.

 

 

 

 


 

 

 

Görsel: Ali Çetinkaya

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: “Yavaş ye oğlum, boğulacaksın!”

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tıpkı sizin gibi. Kitabı eline almış ve alacaklar gibi, zarif kitap kapağına hayran oluyorum. Kitap kapağının güzelliğinin sadece çizgilerden ibaret olmadığını hissetmiş olmalıyız öyle uzun uzun bakarken. Kuşlarla gelen bir genişlik, kanatlanma duygusu, sarı ile gelen anlam, uçabilecek olmanın tedirginliği ve başkaca pıt pıt açıverecek nice duyguları bekleyerek bakıyoruz resme.

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızdan itibaren başladığımız Yayınevi Hikâyeleri’nde bu ay İz Yayınları editörü Hamdi Akyol var. Akyol, yayıncılık tarihimizin kilometre taşlarından olan İz Yayınları’nın kuruluşunu, daha çok hangi kitapları bastıklarını ve günümüz yayıncılık ortamının durumunu değerlendirdi.

 

ŞahaneBirKitap

“Tıp gerçek bir kütüphanedir, ama doğru biçimde okunması gerekir” cümlesinden yola çıkan Kütüphanedeki Beden, Charles Dickens’tan Franz Kafka’ya, Virginia Woolf’tan Susan Sontag’a, John Berger’dan Oliver Sacks’e uzanan bir yelpazeyle zenginleşen, tıbbın toplumsal tarihini edebiyat aracılığıyla aydınlatan bir antoloji.

Editörden

 

Günümüz İngiliz romancılarından Ian McEwan’ın Soğuk Savaş döneminin “edebiyat cephesi”ni anlattığı ilginç bir romanı var; Bir Parmak Bal. Ülkemizde de yayınlanan roman bir anlamda birbirine benzemeyen üç ilgi çekici konuyu garip bir kurgu etrafında bir araya getiriyor: Gizli servis, edebiyat ve aşk.