Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Sanatın Ölüme İnat Direnişi: Mandelştam'ın Son Günleri



Toplam oy: 9
Stalin’in kurbanları arasında bulunan sanatçılardan biri de Osip Mandelştam’dır. Varşova doğumlu şair, tüccar bir Yahudi ailenin oğludur. Aile, Osip’in doğumundan sonra Saint-Petersburg’a göç eder. İyi bir eğitim alan şairin ilk şiirleri okul almanağında basılır. Uzun bir süre Gorki’nin yönettiği yayınevinde çalışan Mandelştam, şairler loncası anlamına gelen Akmeistler okulunun kurucuları arasında yer alır. 1922’de, hayatının sonuna kadar can yoldaşı olacak Nadejda Mandelştam ile evlenir.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor. Kentte bir yanda Stalin’in gençlik döneminde yaşadığı ve komünist gazeteleri bastığı müzeleştirilen evinde gezerken, bir başka müzede Büyük Temizlik ya da Kızıl Terör olarak adlandırılan Stalin dönemi siyasi baskı kampanyasında infaz edilen sanatçıları anan fotoğraf ve videoları görebiliyorsunuz. Sergilere de konu olan Stalin terörü 1936-1938 yıllarını kapsayan dönemde gerçekleşir. Siyasi erk, Komünist Parti içindeki muhalif devlet görevlileri ile ordu mensuplarını tasfiye etmeye girişir. Bununla da kalmaz, entelektüelleri, sanatçıları geniş çapta polis sorgulamalarına ve keyfi tutuklamalara uğratır. Amaç her türlü eleştirinin, karşı görüşün yok edilmesidir. Dönemin bilançosu ağır olur: Yaklaşık 1,2 milyon kişi bu süreçte yok edilir.

Stalin’in kurbanı Osip Mandelştam
Stalin’in kurbanları arasında bulunan sanatçılardan biri de Osip Mandelştam’dır. Varşova doğumlu şair, tüccar bir Yahudi ailenin oğludur. Aile, Osip’in doğumundan sonra Saint-Petersburg’a göç eder. İyi bir eğitim alan şairin ilk şiirleri okul almanağında basılır. Uzun bir süre Gorki’nin yönettiği yayınevinde çalışan Mandelştam, şairler loncası anlamına gelen Akmeistler okulunun kurucuları arasında yer alır. 1922’de, hayatının sonuna kadar can yoldaşı olacak Nadejda Mandelştam ile evlenir. Stalin yönetimine muhalefeti nedeniyle izlenmeye başlar. 1933 yılında yazdığı Stalin Epigramı nedeniyle de tutuklanır ve sürgüne gönderilir. 27 Aralık 1938’de Sibirya’ya gönderilmek üzere tutulduğu aktarma kampında hayata gözlerini yumar.
Lübnan asıllı Fransız şair ve yazar Vénus Khoury-Ghata’nın yazdığı Mandelştam’ın Son Günleri, Osip Mandelştam’ın ha- yata gözlerini yumduğu kamptaki son anlarından başlayarak yaşamının bir panoramasını sunuyor. Biyografi-roman olarak niteleyebileceğimiz kitap, şairin Stalin’i hicvettiği şiiriyle birlikte giderek yoksullaşan ve yalnızlaşan yaşamını anlatıyor. Aynı zamanda direnişi, sözcüklerinden başka hiçbir şeyi olmayan şairin, dizeleri aracılığıyla zulme karşı duruşunu. Saygın bir şair olan Osip Mandelştam’ın yaşamı Stalin Epigramı’nı yazdıktan sonra bütünüyle değişir. Bir gecede, eşi Nadejda Mandelştam ile istenmeyen çift haline gelirler. Sürekli takip edildiklerini bildiklerinden şiirin her bir dizesini güvendikleri farklı dostlarında saklamaktadırlar.
Ancak tam da kendisiyle benzer kaderi yaşayan şair dostu Anna Ahmatova evlerinde misafirken baskına uğrarlar. “Şiltenin, ceplerin, ayakkabıların içini arıyorlar, battaniyeyi sallıyor, yazıları yere saçıyor, her satırı okuyorlar. Belli bir şey arıyorlar. Mandelştam ile Nadejda donup kalıyor. Onları bir arkadaşları ihbar etti, zira sadece arkadaşları Mandelştam’ın Stalin hakkındaki şiirini biliyor. ‘Kremlin’in dağcısından başka kimsenin sesi duyulmuyor/ O katilin ve insan yiyenin…’ ”

Birbirlerine şiirlerini fısıldayan iki şair
Bütün dost saydıklarının Ahmatova’ya benzemediğini sert bir tecrübeyle anlarlar. Requem yazarı Ahmatova da Stalin’in yasaklı şairlerindendir. Mahkûm edilen oğlu için yazdığı şiir, yaşamına bir isyan niteliği taşır. Mandelştam’a göre Ahmatova uzak görüşlü bir şairdir, fikirlerini açıkça söyleyenlerin başına gelecekleri ilk tahmin edendir. İki dost, birbirlerine şiirlerini fısıldayan iki şair, çoktan gözden düşmüştür artık. “Mandelştam ve Ahmatova, iki yasaklı şair. Sadece rejime boyun eğen şairler hoş görülürdü…Kendi vatanlarında sürgün edilen Mandelştam ve Ahmatova, tehlikede olduklarını bile bile orayı terk etmemekte direniyorlardı.”
Baskınla birlikte tutuklanan ve sürgüne gönderilen Mandelştam’ın zihninden başka yanına alacak hiçbir şeyi yoktur. Unutmamak için şiirlerini sürekli tekrarlar. Karısından, biricik sevgilisinden ayrı düştüğüne göre tek varlığı dizeleridir. Zaten hep öyle olmamış mıdır? Nadejda ile hayatları fakirlik içinde geçer. Ortak kullanılan dairelerde, on beş metrekareden ibarettir evleri. “Bir şilte, kitaplar, iki tencere, bir kova, birbirinin eşi olmayan iki tabak ve güve yemiş bir battaniye, eşyalarının hepsi bu”. Çoğu zaman yiyecek hiçbir şey bulamazlar. Lokantaların vitrininde durur, içeridekilerin yediklerini tahmin oyunu oynarlar. Yazarlar Birliği’nin verdiği üç kuruş da yetmez. Az sayıdaki arkadaşlarından harçlık isterler. Mandelştam herkese mektup yazar, şiirleri karşılığında ekmek, sigara ister. Çoğu zaman geri dönüş olmaz.
Rusçada umut anlamına gelen Nadejda, kocasının tutuklandığı andan itibaren sürüldüğü her yere peşinden gider. Şairi bir an bile bırakmayı düşünmez. Çerdın, Voronej, her yerde onunladır. Açlığı, sefaleti, soğuğu ve korkuyu onunla yaşar. Yaşamını ona adamıştır; adeta Osip Mandelştam ve şiiri yaşasın diye var olur. Şairin kâğıda yazmaktan korktuğu zamanlarda dizelerinin tamamını ezberler. Gecenin bir vakti ikisinin de hatırlayamadığı bir dize uğruna, şiirleri onlar için saklayan arkadaşlarına gitmekten çekinmez. Yıllar sonra tamamladığı otobiyografisinde Nadejda Mandelştam, kişisel olanın toplumsal olan içinde eridiği yaşamını bütün çıplaklığıyla anlatacaktır.
Yaşama tutunma arzusu, kalbindeki ve zihnindeki şiir
Osip Mandelştam’ın yazdığı şiirle değişen yaşamı sadece kendisini de etkilemez. Şiirlerini saklayanlar da kaçınılmaz sondan kurtulamazlar. Çoğu işkence görür ve yerlerinden edilir. Çünkü “Mandelştam’ın düşmanı ülkedeki en güçlü adamdı.” Mandelştam, kamplarda yattığı ahşap şiltenin üzerinde hep onu görür; uykuya dalmadan önce, uyku ile uyanıklık arasında, rüyalarında. Stalin boğmaya, canavarca ağzını açıp yutmaya çalışır. Ancak o her defasında haykırır: “Cesedimi alırsın sadece, senin için yazdığım şiir beni yaşatacak.” Kasıtlı yalnızlaştırılan ve yok oluşa sürüklenen şair yazdıklarından hiçbir zaman pişmanlık duymaz. Dik duruşu ile bedensel acının ötesine geçmiştir. Yıllarca süren açlığa dayanması böyle mümkün olur. Son günlerine kadar vazgeçmediği yaşama tutunma arzusu, kalbindeki ve zihnindeki şiir sayesindedir.
Vénus Khoury-Ghata kitabıyla yalnızca Osip Mandelştam’ın yaşamını ve şiirini hatırlatmakla kalmıyor. Aynı zamanda Sovyet Rusya’da Stalin döneminin sanatçılar üzerindeki acımasız baskısının geniş açılı bir fotoğrafını veriyor. Kitap ilerlerken diğerlerini de anımsamamak mümkün değil. Yaşam ve Yazgı’nın yazarı Vasili Grossman akla geliyor mesela. Başyapıtının yaşarken basıldığını görememişti. Dev eserinin ölümünden sonra yayımlanması, yurtdışına kaçırılan kopyaları sayesinde gerçekleşebilmişti. Ya da John Berger’in Sanat ve Devrim’de anlattığı, iktidara kafa tutan heykeltıraş Ernst Neizvestny. Yıllar farklı belki fakat koşullar benzer. Hepsi sanatın ölüme inat direnişinin, baskı karşısında sesini korkusuzca yükseltişinin kanıtları. İnsan olmanın vazgeçilmez onurunun da…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.