Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Şefin evde pişirdikleri



Toplam oy: 45
Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor, Duman’ın yayınlanmış ilk öyküsünden sonuncuya bütün metinlerini peş peşe okuma olanağı sağlıyor. Tıpkı doğanın insana sunduklarını çeşitli yöntemlerle birleştiren bir şef gibi, yazarın yaptığı da hayli kutsal: Hikâyesi olan ve ustaca işlenmiş öykülerle, yeni bir evrenin kapısını aralamak.

 

 

Çağdaş Türk edebiyatında öykü türündeki üretim günden güne artıyor. Bu yalnızca bir gözlemin sonucu değil, istatistiklerle de rahatça ortaya konulabilir. Edebiyat okuru ile yeni yazarları öykü kitapları ekseninde bir araya getiren ilk kitapların adını, her gün daha sık ve kuvvetli biçimde duymaya başladık. Bunda şüphesiz, türe ağırlık veren birkaç yayınevinin büyük payı olduğu gibi, yazmaya niyetlenen her yeni bireyin cesaretini öyküden yana göstermesinin de etkisi var. Eskinin, öyküyü romanın bir provası olarak gören savı sanki yeniden geçerlilik kazanıyor. Zira, yakın zamanda gerçekleştirilen birkaç söyleşide, genç öykücülere “romana ne zaman geçeceklerinin” sorulduğunu, yanıtların ise “henüz değil” çerçevesinde verildiğini gördük. Çoktan aşıldığı düşünülen bu “aşamalı edebiyat” fikrinin yeniden gündeme gelmesi, üzerine düşünmeyi ziyadesiyle hak ediyor.

 

Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor kitabıyla toplu öykülerini yayınlanan Faruk Duman’ı, salt bir öykücü olarak düşünüp değerlendirmek uygun düşmeyecektir. Girizgahtaki öyküroman teması biraz da bundan.
Bugüne dek farklı türlerde metinlerini yayınlayan yazarın, hem öyküde hem romanda ehli olduğunu iddia etmek, sanıyorum garip olmayacaktır. Edebiyat ödülleri bunun kanıtı: Yazar, Yunus Nadi Ödülü’ne layık görülen İncir Tarihi’nin ardından Sus Barbatus ile bu yıl Orhan Kemal Ödülü’nü de aldı. Aynı zamanda çokça genç kalemi “yetiştirmiş” bir yayın emekçisi olan Duman, ülkenin en nitelikli yayınevlerinden birinde on beş yıl Türkçe edebiyat metinleri hazırlamış. Bu profil, iyi bir restoranın şefinin evde pişirdiklerini getiriyor akla.
Hikâyelerde tabiatın izi

Bu yazıyı kaleme alma sebebim olan kitap, Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor’un kıymeti ise şurada: Yayınlanmış ilk öyküden sonuncuya bütün metinleri peşpeşe okuma olanağı sağlayan kitap, o şefin acemi lezzetlerini de tatma olanağı sunuyor. İlk günden beri, baharat konusunda pek elibol bir şef değil o, ağız tadınıza göre eklemeniz gerekiyor. Ama tuzu noksan değil, hiç de olmamış. Tam kararında... Ve hep organik ürünler kullanmış, paketin içine girenlerle pek işi yok! Tabiatla arası çok iyi. 
Tabiat, sanıyorum Faruk Duman edebiyatının en önemli öğesi. Onun yarattığı hikayelerde, her ne anlatıyor olursa olsun, tabiatın izine rastlamak mümkün. Bazen mevsimler, bazen meyveler, çoğu zaman başka canlılar... Duman, bütün bunları birer karaktere indirgemekten ziyade, kurgunun genel çerçevesi içersine tabiatın o temiz havasını doldurmayı tercih ediyor.
Bütün bunlar akla “pastoral”i getirir elbet ama onun edebiyatını bu ifadeyle tanımlamak belki doğru olmaz, doğrusunu isterseniz, yeterli olmaz. Sanki tabiatın hemen her öğesi, hikayelerin katmanları arasında gizlidir. Yazarın sürekliliği güç, parçalı üslubunu takip edebilen okurun kendini bir yaylada, kahramanın ensesine değen rüzgarı hissederken bulması işten bile değildir. Örnekse, Pavese’nin pastoralliğine benzemez onunki. Zira insan da -çoğu zaman kırsalın insanıtabiatın temellerinden biri olarak sunulur. Doğaya karşın değil, doğayla bütünleşik karakterlerle tanışırız öykülerde. Onun dilinde yalnız karakterler değil, nesneler de barışıktır, kavga nedir bilmez. Bir arada durmayı bilen o tepkisiz nesneler, hem ilahın yarattığıyla hem de icat edilmiş olanla uyumludur. Hiç sırıtmaz. “Isınmak için her şeyi yemeye razı. Kuru dallarla yaprakları, eskimiş elbiseleri, mısır yapraklarıyla ceviz kabuklarını. Çürümüş fındığı, sonra eski defterlerle ders kitaplarını, okunmuş gazeteleri. Sonra kömürlükte ne bulunursa. Ki her şey bulunabilir orada. Kömür bile.”
Kendi payıma, Faruk Duman’ın man-made (insan yapımı) ile doğalı bütünleştirmeyi bilen havsalası, edebiyatının belki de en temel niteliğidir. Tıpkı doğanın insana sunduğu türlü ürünü çeşitli yöntemlerle birleştirip ortaya yaşamın sürmesini sağlayan gıdayı çıkaran bir şef gibi, yazarın yaptığı da hayli kutsaldır: Hikayesi olan ve ustaca işlenmiş öykülerle, yeni bir evrenin kapısını aralamak. Adını edebiyat koyduğumuz evrenin.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Turkuvaz Kitap, geçtiğimiz yılın son aylarında hem içeriği hem kurgusu bakımından oldukça nitelikli bir romanı Türkçede yayınladı. Kanadalı yazar David Chariandy’nin ödüllü romanı Kardeş, Trinidadlı göçmen bir ailenin iki erkek çocuğundan küçüğü Michael’in gözünden hayatta kalma mücadelelerini anlatıyor.

Polisiye edebiyatın puslu labirentlerinde gezinirken yolumuz pek çok alt türle kesişir. Bunlar arasında en dikkat çekicilerden biri de polisiye - bilimkurgu birlikteliğidir. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzası taşıyan Kıyamet Polisi (The Last Policeman) tam da bu türün sevenlerine hitap eden bir kitap.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.