Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Şefin evde pişirdikleri



Toplam oy: 57
Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor, Duman’ın yayınlanmış ilk öyküsünden sonuncuya bütün metinlerini peş peşe okuma olanağı sağlıyor. Tıpkı doğanın insana sunduklarını çeşitli yöntemlerle birleştiren bir şef gibi, yazarın yaptığı da hayli kutsal: Hikâyesi olan ve ustaca işlenmiş öykülerle, yeni bir evrenin kapısını aralamak.

 

 

Çağdaş Türk edebiyatında öykü türündeki üretim günden güne artıyor. Bu yalnızca bir gözlemin sonucu değil, istatistiklerle de rahatça ortaya konulabilir. Edebiyat okuru ile yeni yazarları öykü kitapları ekseninde bir araya getiren ilk kitapların adını, her gün daha sık ve kuvvetli biçimde duymaya başladık. Bunda şüphesiz, türe ağırlık veren birkaç yayınevinin büyük payı olduğu gibi, yazmaya niyetlenen her yeni bireyin cesaretini öyküden yana göstermesinin de etkisi var. Eskinin, öyküyü romanın bir provası olarak gören savı sanki yeniden geçerlilik kazanıyor. Zira, yakın zamanda gerçekleştirilen birkaç söyleşide, genç öykücülere “romana ne zaman geçeceklerinin” sorulduğunu, yanıtların ise “henüz değil” çerçevesinde verildiğini gördük. Çoktan aşıldığı düşünülen bu “aşamalı edebiyat” fikrinin yeniden gündeme gelmesi, üzerine düşünmeyi ziyadesiyle hak ediyor.

 

Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor kitabıyla toplu öykülerini yayınlanan Faruk Duman’ı, salt bir öykücü olarak düşünüp değerlendirmek uygun düşmeyecektir. Girizgahtaki öyküroman teması biraz da bundan.
Bugüne dek farklı türlerde metinlerini yayınlayan yazarın, hem öyküde hem romanda ehli olduğunu iddia etmek, sanıyorum garip olmayacaktır. Edebiyat ödülleri bunun kanıtı: Yazar, Yunus Nadi Ödülü’ne layık görülen İncir Tarihi’nin ardından Sus Barbatus ile bu yıl Orhan Kemal Ödülü’nü de aldı. Aynı zamanda çokça genç kalemi “yetiştirmiş” bir yayın emekçisi olan Duman, ülkenin en nitelikli yayınevlerinden birinde on beş yıl Türkçe edebiyat metinleri hazırlamış. Bu profil, iyi bir restoranın şefinin evde pişirdiklerini getiriyor akla.
Hikâyelerde tabiatın izi

Bu yazıyı kaleme alma sebebim olan kitap, Zeytin Taneleri Birbirine Çarpıyor’un kıymeti ise şurada: Yayınlanmış ilk öyküden sonuncuya bütün metinleri peşpeşe okuma olanağı sağlayan kitap, o şefin acemi lezzetlerini de tatma olanağı sunuyor. İlk günden beri, baharat konusunda pek elibol bir şef değil o, ağız tadınıza göre eklemeniz gerekiyor. Ama tuzu noksan değil, hiç de olmamış. Tam kararında... Ve hep organik ürünler kullanmış, paketin içine girenlerle pek işi yok! Tabiatla arası çok iyi. 
Tabiat, sanıyorum Faruk Duman edebiyatının en önemli öğesi. Onun yarattığı hikayelerde, her ne anlatıyor olursa olsun, tabiatın izine rastlamak mümkün. Bazen mevsimler, bazen meyveler, çoğu zaman başka canlılar... Duman, bütün bunları birer karaktere indirgemekten ziyade, kurgunun genel çerçevesi içersine tabiatın o temiz havasını doldurmayı tercih ediyor.
Bütün bunlar akla “pastoral”i getirir elbet ama onun edebiyatını bu ifadeyle tanımlamak belki doğru olmaz, doğrusunu isterseniz, yeterli olmaz. Sanki tabiatın hemen her öğesi, hikayelerin katmanları arasında gizlidir. Yazarın sürekliliği güç, parçalı üslubunu takip edebilen okurun kendini bir yaylada, kahramanın ensesine değen rüzgarı hissederken bulması işten bile değildir. Örnekse, Pavese’nin pastoralliğine benzemez onunki. Zira insan da -çoğu zaman kırsalın insanıtabiatın temellerinden biri olarak sunulur. Doğaya karşın değil, doğayla bütünleşik karakterlerle tanışırız öykülerde. Onun dilinde yalnız karakterler değil, nesneler de barışıktır, kavga nedir bilmez. Bir arada durmayı bilen o tepkisiz nesneler, hem ilahın yarattığıyla hem de icat edilmiş olanla uyumludur. Hiç sırıtmaz. “Isınmak için her şeyi yemeye razı. Kuru dallarla yaprakları, eskimiş elbiseleri, mısır yapraklarıyla ceviz kabuklarını. Çürümüş fındığı, sonra eski defterlerle ders kitaplarını, okunmuş gazeteleri. Sonra kömürlükte ne bulunursa. Ki her şey bulunabilir orada. Kömür bile.”
Kendi payıma, Faruk Duman’ın man-made (insan yapımı) ile doğalı bütünleştirmeyi bilen havsalası, edebiyatının belki de en temel niteliğidir. Tıpkı doğanın insana sunduğu türlü ürünü çeşitli yöntemlerle birleştirip ortaya yaşamın sürmesini sağlayan gıdayı çıkaran bir şef gibi, yazarın yaptığı da hayli kutsaldır: Hikayesi olan ve ustaca işlenmiş öykülerle, yeni bir evrenin kapısını aralamak. Adını edebiyat koyduğumuz evrenin.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.