Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sessizlik bir ömür


İyi
Toplam oy: 561
Nihad Siris // Çev. Rahmi Er
Jaguar
Sessizlik ve Gürültü, sesin şeytanlaştırılıp yabancılaştırıldığı uzak/yakın ülkelerden birinde, tanrıdan rol çalan gürültülü bir sesin karşısında, neşesini yitirmeden durabilen bir yazarın direniş metni...

Nihad Sîris, Suriyeli muhalif bir yazar. Onun muhalifliği kendisi olmaktan geçen bir seçimin tezahürü aslında. Sözün yarattığı etkiyi, ahengi kendi sessizliği içinde düşünmeyi, tasavvur etmeyi önemseyen diğer kalemdaşları gibi, düşüncelerinin özgürlüğünü yitirmemek için sürgüne çıkmış bir yazar aynı zamanda. Sessizlik ve Gürültü ise, sözün, sesin şeytanlaştırılıp yabancılaştırıldığı uzak/yakın ülkelerden birinde, tanrıdan rol çalan gürültülü bir sesin karşısında, neşesini yitirmeden durabilen bir yazarın direniş metni...

 

Sessizlik ve Gürültü, Nihad Sîris’in kendi yaşamındaki tecrübelerin izdüşümünü de taşıyan bir metin aynı zamanda. Suriyeli yazarın bu romanı ülkesinde yasaklanıyor, ardından Beyrut’ta basılıyor. Dolayısıyla Suriye’nin politik arenada sergilediği tutumun çarpıcı tasvirleri, romanın başkahramanı ve anlatıcısı yazar Fethi Şiyn’in başından geçen olayların kurgusuna harç ediliyor. Bilinmeyen bir ülkedeki distopik atmosferin yarattığı gerilim gözler önüne seriliyor. Aslında herhangi bir Ortadoğu ülkesi olabileceğini tahmin ettiğimiz mekan/coğrafya, baskıcı rejimlerin kitleler üzerinde yarattığı yıkımın/tahribatın fotoğrafını çekiyor. Hal böyle olunca hikayenin nerede geçtiği/yaşandığı meselesi tamamen önemini yitirmese de bu, metnin içinde evrensel olanı imlediği için önemli bir tutum. Bununla birlikte Sîris, anlatıcının/Fethi Şiyn’in, tanrısal vasıflar atfedilen Lider için düzenlenen yürüyüş mitingini, alıştığımız dünyanın görselliğini aşırılaştırıp yadırgatarak gözler önüne seriyor. Okura kapısını açtığı bu dünyanın, görsel/işitsel uyarıcılarıyla, bilişim ve enformasyon gücüyle ortak hafızada yarattığı körleşmeyi belirginleştiriyor. Bayraklarıyla, afişleriyle, hamasete evrilen sanat geleneğiyle, resmi ve milis güçleriyle yabancılaşmış bir dış dünya gösteriyor Sîris.

 

Diğer yandan Lider’in kendisine atfettiği tanrısal güç, kitlelerin algısını yönetmesini sağlayan bütün sosyal iletişim unsurlarının yanı sıra, bu bilinmeyen ülkenin politik labirentlerinde de ayak seslerini hissettiriyor. Bu öyle güçlü bir ses ki metnin hem mekan hem de zaman olgusunu belirsizleştiriyor, böylelikle sokaklar, geniş caddeler, kent meydanı, güvenli yaşam alanlarından otokratik sistemin tahakkümüne uğrayan tekinsiz mekanlara evriliyor. Bununla birlikte Sîris tanrısal/şeytansı vasıflarıyla tüm siyasal kudreti elinde bulunduran Lider’e dinsel bir boyut katmıyor. Metnin tüm gerilimi bu izlek üzerinde. Dolayısıyla Lider, din erkinden muaf bir siyasi düzeni sanatın (şiir/düzyazı) deforme edilmiş estetiğiyle mitleşiyor. 

 

 

Nihad Sîris metninde gerçeği daha dolaysız yollarla işaret edebilmek için ironik bir dil kullanıyor. Anlatıcı/ yazar Fethi Şiyn ve annesi bu dilin ana figürleri. Baskı ve dayatmanın her türlüsüne bir karşı koyuş biçimi olarak neşe, bu ironi dilinin malzemesi oluyor. Yazarın, annesinin ve babasının evliliği ile ilgili anlattığı anılar, Lider ve onun kişiliği üzerinden politik bir hicve dönüşüyor. Fethi Şiyn’in bir gün boyunca başından geçen hadiselere sebebiyet veren büyük yürüyüş de onun alaycı ve serinkanlı dilinin/tavrının altını çizerek metnin etkisini güçlendiriyor. 

 

Sessizlik ve Gürültü, tüm karşıtlıklarıyla ses olgusunu kucaklayan bir metin. Anlatıcı politik argümanını yaşamın zıtlıklarıyla ve bu zıtlıklar içinde keşfedilmeyi bekleyen güzelliklerin tasvirleriyle besliyor. Kentin karmaşası ve Lider’in gücü, gürültünün şiddetiyle yaşamın seslerini manipüle eden büyük bir kaosa dönüşüyor. Televizyon ve radyo kanallarından halka seslenişi, sesin bir şiddet ve baskı aracı olarak araçlaştığı önemli bir gösterge. “Hoş bir sesti kaplumbağanın sesi. İşitilebilecek en güzel seslerden biriydi. Şimdi ben değerli siyasetçilerimizin, araçlarının ve halkı devrimcileştirme yollarının neden olduğu bu gürültü ve hoş sesin bize ulaşamadan kaybolduğunu hayal edebiliyorum…” Fethi Şiyn, kendi suskunluğunda, kentin yaşamak için sığındığı sessizliği duyumsuyor. Böylelikle ses/gürültü, sessizliğin olanak tanıdığı özgürlüğe, evrenle bütünleşme duygusuna olan hasreti de görünür kılıyor. “Kainattaki en güzel şey;uzaktan gelen yumuşak sesleri işitmemize imkan veren sükûnettir…”

 

Bir koltuk değneği olarak aşk

 

“Gülmek ve seks yapmak hayata tutunabilmemiz için kullandığımız iki silahtı. Eskiden yazmak, benim için yaşamı sürdürmenin ana nedeniydi. Ben sessizliğe mahkûm edildikten sonra bu kez seksin, sessizliğin karşısında bir tür konuşma, hatta bir çığlık olduğunu fark ettik…”

 

Bu distopik evrenin önemli koltuk değneklerinden biri de aşk. Fethi Şiyn’in seçilmiş suskunluğunu canlı ve güçlü tutan şey, Lema ile paylaştıkları şefkat ve sevgi kuşkusuz. Üstelik Sîris, özgürlüğün tanımını aşk olgusu üzerinden de yapıyor. Gürültünün beyinleri yıkadığı sokaktaki hayat, kahraman yaratma ihtiyacının bir tezahürü metinde. Bununla birlikte aşırılık, aşkın hayranlık ile hakikat çarpıtılıyor ve Lider sentetik aşk duygusunu kitleleri efsunlayarak üretiyor. Bu anlamda kitlelerin plastik âşık olma hali ile Fethi/Lema aşkı sessizliğin ve gürültünün birer gösterenine dönüşüyorlar. Erotizm, özgür aşk bir direniş unsuru olarak güçleniyor metinde. Öte yandan Fethi Şiyn’in okura Lema’yı, Lema’nın bedeniyle kurduğu ilişkiyi tasvir ettiği bölümler, etkili kadın okuması için de kısmen ve sorunlu bir alan yaratıyor. Lema’nın beden ve çıplaklık ile yaşadığı barış durumu ile Fethi Şiyn, kadınların bedenlerini saklama/utanma kaygılarının bir haya duygusundan çok, bedenlerinin kusurlu olabileceği varsayımı ile ilgili olabileceğini tespit ediyor. Ardından Lema’nın sevgilisine göstermekten çekineceği herhangi bir bedensel kusuru olmadığı için bedeniyle/çıplaklığıyla dost olduğunu ifade ediyor. Lema’nın kendisine bakım yöntemleri ile sağlıklı bir bedene sahip olduğu metinde vurgulanıyor. Ancak yazar, kadınların bedenlerinden utanma duygusunun endüstriyel bir dayatma/tüketim tarafından beslendiğini, çoğaltıldığını ve bu durumun kadınların bedenlerini tanımlama hakkına yönelik mütecaviz bir tavır olduğunu göz ardı etmiş gibi görünüyor. Sonra şöyle diyor “İşte böyle biri Lema…Kendisini, hiçbir takıntısı olmadan sahiplenen ve sevdiğine o nasıl istiyorsa o şekilde sunabilen özgür bir kadın…” Sîris, son kertede diğerlerinin ne düşündüğüne aldırış etmeyen ve kendini “ancak iç (ev) mekanda” ifade edebilen bir kadının özgürlüğünü dile getiriyor. Bunu da bedensel kusursuzluğun/onayın mümkün kılabildiğini ifade ediyor. Ancak görünen o ki Lema da, Fethi Şiyn’in kızkardeşi Semira ve annesi de bu gürültülü coğrafyanın eril sesleri arasında eriyip gidiyorlar…

 

Sessizlik ve Gürültü, sesin karşıtlıklarıyla birlikte kullanıldığı işitsel bir metin aynı zamanda. Baskıcı sistemlerin paralize ettiği toplumlarda görülen yarılmayı seslerle etkili bir şekilde anlatıyor bununla birlikte anlatıya hâkim olan mizahi üslup, hikayenin gerilimli politik labirentlerinde tatlı bir esintiye sebebiyet veriyor. Jaguar Yayınlarından çıkan Sessizlik ve Gürültü, Rahmi Er’in itinalı çevirisi ve dipnot çalışmasıyla tanıdık gelen coğrafyaların sınırlarında gezdiriyor okuru.

 

 


 

 

* Görsel: Chiharu Shiota

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Söyleşi

UNESCO Somut Olmayan Kültür Mirası Listesi'ne alınan Dede Korkut Hikâyeleri hem Türkler hem dünya kültür tarihi için niçin bu kadar önemli?

 

ŞahaneBirKitap

Svetlana Aleksiyeviç, "yepyeni bir edebi tür" olarak tanımlanan, uzun bireysel monologları farklı seslerin duyulduğu bir kolaja dönüştüren özgün dokümanter tarzıyla 2015 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görülmüştü.

Editörden

Masalların hayallerden beslenen, gerçeklerin dünyasından ayrılan garip bir zemini var. Gerçeklerin dünyasından ayrılsa da, her masal kendi gerçekliğini, daha önce duymayıp, görmediğimiz bir hakikati bize fısıldar. Hakikatin bambaşka yollardan geçebileceğine inandırır; zengin hayaller peşinde, sınırsız âlemlere yolculuk etmenin anahtarlarını sunar bize.