Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Sessizlik bir ömür



Toplam oy: 241
Nihad Siris // Çev. Rahmi Er
Jaguar
Sessizlik ve Gürültü, sesin şeytanlaştırılıp yabancılaştırıldığı uzak/yakın ülkelerden birinde, tanrıdan rol çalan gürültülü bir sesin karşısında, neşesini yitirmeden durabilen bir yazarın direniş metni...

Nihad Sîris, Suriyeli muhalif bir yazar. Onun muhalifliği kendisi olmaktan geçen bir seçimin tezahürü aslında. Sözün yarattığı etkiyi, ahengi kendi sessizliği içinde düşünmeyi, tasavvur etmeyi önemseyen diğer kalemdaşları gibi, düşüncelerinin özgürlüğünü yitirmemek için sürgüne çıkmış bir yazar aynı zamanda. Sessizlik ve Gürültü ise, sözün, sesin şeytanlaştırılıp yabancılaştırıldığı uzak/yakın ülkelerden birinde, tanrıdan rol çalan gürültülü bir sesin karşısında, neşesini yitirmeden durabilen bir yazarın direniş metni...

 

Sessizlik ve Gürültü, Nihad Sîris’in kendi yaşamındaki tecrübelerin izdüşümünü de taşıyan bir metin aynı zamanda. Suriyeli yazarın bu romanı ülkesinde yasaklanıyor, ardından Beyrut’ta basılıyor. Dolayısıyla Suriye’nin politik arenada sergilediği tutumun çarpıcı tasvirleri, romanın başkahramanı ve anlatıcısı yazar Fethi Şiyn’in başından geçen olayların kurgusuna harç ediliyor. Bilinmeyen bir ülkedeki distopik atmosferin yarattığı gerilim gözler önüne seriliyor. Aslında herhangi bir Ortadoğu ülkesi olabileceğini tahmin ettiğimiz mekan/coğrafya, baskıcı rejimlerin kitleler üzerinde yarattığı yıkımın/tahribatın fotoğrafını çekiyor. Hal böyle olunca hikayenin nerede geçtiği/yaşandığı meselesi tamamen önemini yitirmese de bu, metnin içinde evrensel olanı imlediği için önemli bir tutum. Bununla birlikte Sîris, anlatıcının/Fethi Şiyn’in, tanrısal vasıflar atfedilen Lider için düzenlenen yürüyüş mitingini, alıştığımız dünyanın görselliğini aşırılaştırıp yadırgatarak gözler önüne seriyor. Okura kapısını açtığı bu dünyanın, görsel/işitsel uyarıcılarıyla, bilişim ve enformasyon gücüyle ortak hafızada yarattığı körleşmeyi belirginleştiriyor. Bayraklarıyla, afişleriyle, hamasete evrilen sanat geleneğiyle, resmi ve milis güçleriyle yabancılaşmış bir dış dünya gösteriyor Sîris.

 

Diğer yandan Lider’in kendisine atfettiği tanrısal güç, kitlelerin algısını yönetmesini sağlayan bütün sosyal iletişim unsurlarının yanı sıra, bu bilinmeyen ülkenin politik labirentlerinde de ayak seslerini hissettiriyor. Bu öyle güçlü bir ses ki metnin hem mekan hem de zaman olgusunu belirsizleştiriyor, böylelikle sokaklar, geniş caddeler, kent meydanı, güvenli yaşam alanlarından otokratik sistemin tahakkümüne uğrayan tekinsiz mekanlara evriliyor. Bununla birlikte Sîris tanrısal/şeytansı vasıflarıyla tüm siyasal kudreti elinde bulunduran Lider’e dinsel bir boyut katmıyor. Metnin tüm gerilimi bu izlek üzerinde. Dolayısıyla Lider, din erkinden muaf bir siyasi düzeni sanatın (şiir/düzyazı) deforme edilmiş estetiğiyle mitleşiyor. 

 

 

Nihad Sîris metninde gerçeği daha dolaysız yollarla işaret edebilmek için ironik bir dil kullanıyor. Anlatıcı/ yazar Fethi Şiyn ve annesi bu dilin ana figürleri. Baskı ve dayatmanın her türlüsüne bir karşı koyuş biçimi olarak neşe, bu ironi dilinin malzemesi oluyor. Yazarın, annesinin ve babasının evliliği ile ilgili anlattığı anılar, Lider ve onun kişiliği üzerinden politik bir hicve dönüşüyor. Fethi Şiyn’in bir gün boyunca başından geçen hadiselere sebebiyet veren büyük yürüyüş de onun alaycı ve serinkanlı dilinin/tavrının altını çizerek metnin etkisini güçlendiriyor. 

 

Sessizlik ve Gürültü, tüm karşıtlıklarıyla ses olgusunu kucaklayan bir metin. Anlatıcı politik argümanını yaşamın zıtlıklarıyla ve bu zıtlıklar içinde keşfedilmeyi bekleyen güzelliklerin tasvirleriyle besliyor. Kentin karmaşası ve Lider’in gücü, gürültünün şiddetiyle yaşamın seslerini manipüle eden büyük bir kaosa dönüşüyor. Televizyon ve radyo kanallarından halka seslenişi, sesin bir şiddet ve baskı aracı olarak araçlaştığı önemli bir gösterge. “Hoş bir sesti kaplumbağanın sesi. İşitilebilecek en güzel seslerden biriydi. Şimdi ben değerli siyasetçilerimizin, araçlarının ve halkı devrimcileştirme yollarının neden olduğu bu gürültü ve hoş sesin bize ulaşamadan kaybolduğunu hayal edebiliyorum…” Fethi Şiyn, kendi suskunluğunda, kentin yaşamak için sığındığı sessizliği duyumsuyor. Böylelikle ses/gürültü, sessizliğin olanak tanıdığı özgürlüğe, evrenle bütünleşme duygusuna olan hasreti de görünür kılıyor. “Kainattaki en güzel şey;uzaktan gelen yumuşak sesleri işitmemize imkan veren sükûnettir…”

 

Bir koltuk değneği olarak aşk

 

“Gülmek ve seks yapmak hayata tutunabilmemiz için kullandığımız iki silahtı. Eskiden yazmak, benim için yaşamı sürdürmenin ana nedeniydi. Ben sessizliğe mahkûm edildikten sonra bu kez seksin, sessizliğin karşısında bir tür konuşma, hatta bir çığlık olduğunu fark ettik…”

 

Bu distopik evrenin önemli koltuk değneklerinden biri de aşk. Fethi Şiyn’in seçilmiş suskunluğunu canlı ve güçlü tutan şey, Lema ile paylaştıkları şefkat ve sevgi kuşkusuz. Üstelik Sîris, özgürlüğün tanımını aşk olgusu üzerinden de yapıyor. Gürültünün beyinleri yıkadığı sokaktaki hayat, kahraman yaratma ihtiyacının bir tezahürü metinde. Bununla birlikte aşırılık, aşkın hayranlık ile hakikat çarpıtılıyor ve Lider sentetik aşk duygusunu kitleleri efsunlayarak üretiyor. Bu anlamda kitlelerin plastik âşık olma hali ile Fethi/Lema aşkı sessizliğin ve gürültünün birer gösterenine dönüşüyorlar. Erotizm, özgür aşk bir direniş unsuru olarak güçleniyor metinde. Öte yandan Fethi Şiyn’in okura Lema’yı, Lema’nın bedeniyle kurduğu ilişkiyi tasvir ettiği bölümler, etkili kadın okuması için de kısmen ve sorunlu bir alan yaratıyor. Lema’nın beden ve çıplaklık ile yaşadığı barış durumu ile Fethi Şiyn, kadınların bedenlerini saklama/utanma kaygılarının bir haya duygusundan çok, bedenlerinin kusurlu olabileceği varsayımı ile ilgili olabileceğini tespit ediyor. Ardından Lema’nın sevgilisine göstermekten çekineceği herhangi bir bedensel kusuru olmadığı için bedeniyle/çıplaklığıyla dost olduğunu ifade ediyor. Lema’nın kendisine bakım yöntemleri ile sağlıklı bir bedene sahip olduğu metinde vurgulanıyor. Ancak yazar, kadınların bedenlerinden utanma duygusunun endüstriyel bir dayatma/tüketim tarafından beslendiğini, çoğaltıldığını ve bu durumun kadınların bedenlerini tanımlama hakkına yönelik mütecaviz bir tavır olduğunu göz ardı etmiş gibi görünüyor. Sonra şöyle diyor “İşte böyle biri Lema…Kendisini, hiçbir takıntısı olmadan sahiplenen ve sevdiğine o nasıl istiyorsa o şekilde sunabilen özgür bir kadın…” Sîris, son kertede diğerlerinin ne düşündüğüne aldırış etmeyen ve kendini “ancak iç (ev) mekanda” ifade edebilen bir kadının özgürlüğünü dile getiriyor. Bunu da bedensel kusursuzluğun/onayın mümkün kılabildiğini ifade ediyor. Ancak görünen o ki Lema da, Fethi Şiyn’in kızkardeşi Semira ve annesi de bu gürültülü coğrafyanın eril sesleri arasında eriyip gidiyorlar…

 

Sessizlik ve Gürültü, sesin karşıtlıklarıyla birlikte kullanıldığı işitsel bir metin aynı zamanda. Baskıcı sistemlerin paralize ettiği toplumlarda görülen yarılmayı seslerle etkili bir şekilde anlatıyor bununla birlikte anlatıya hâkim olan mizahi üslup, hikayenin gerilimli politik labirentlerinde tatlı bir esintiye sebebiyet veriyor. Jaguar Yayınlarından çıkan Sessizlik ve Gürültü, Rahmi Er’in itinalı çevirisi ve dipnot çalışmasıyla tanıdık gelen coğrafyaların sınırlarında gezdiriyor okuru.

 

 


 

 

* Görsel: Chiharu Shiota

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Albert Camus’nün Yabancı romanından yapılan aynı isimli bir çizgi roman uyarlaması yayımlandı. Fransa’daki ilk yayımında, romana sadakat gösteren, belli bir niteliği koruduğu söylenen bir çizgi roman olduğu düşünülmüş. Yabancı gibi kült bir romanın sadakatle uyarlandığını, başarılı olup olmadığını tartışmak, üzerinde hemfikir olunamayacağı için çok anlamlı olmayabilir.

Mahmut Yesari, Türkçenin en üretken yazarlarından. Buna rağmen eserleri uzun zamandır yayımlanmıyor. Bir Namus Meselesi, aslında Yesari'nin 12 Nisan 1923 - 25 Eylül 1924 yılları arasında Kelebek dergisinde yayımladığı bir eser; yayımlanışının ardından bunca yıl sonra kitap halinde ve ilk kez Latin harfleriyle basılıyor.

Anı kitapları okumak keyiflidir; bildiğimiz, tanıdığımız insanlar ne yapıp etmiş, bugünlere nasıl gelmiş merak ederiz. Dedikoduyu da severiz tabii. Ama bizi anı kitaplarına asıl olarak çeken, son sayfa da çevrildiğinde bıraktığı histir.

Öykünün bir tür olarak okur üzerinde bırakmasını hayal ettiğim bir etki var. Her okuduğum öyküde izini sürdüğüm, bulunca da ferahladığım bir şey bu. Edebiyat terimleriyle açıklayamayacağım, ki edebi zekamın zaten yetmeyeceği, ancak sezgisel olarak bilebileceğim, bir nevi kokusunu alacağım, o vakit bir okur olarak o öyküyü bir daha kolay kolay unutmayacağım bir şey.

Mihail Şişkin, güncel Rus edebiyatını izleyenlerin bildiği, hayatın içinden gelen, tarih bilgisi kuvvetli ve tüm bunları romanlarına yansıtan bir yazar. Ülkesindeki yönetime muhalifliği nedeniyle 1994’ten beri İsviçre’de yaşayan Şişkin, çalıştığı farklı işler (temizlikçilik, yol işçiliği, muhabirlik, öğretmenlik, çevirmenlik...) sayesinde kendisini zenginleştirmiş biri.

Söyleşi

Emre Yavuz ve Sinan Ural ile söyleşi:


“İşin sırrı çizgi romanda ya da figürde değil, biriktirme tutkusunda.”


Ece KARAAĞAÇ

 

ŞahaneBirKitap

Hayal edin. Bir mutluluk ve özgürlük hayali olsun ama bu. Bireysel, hatta bencilce isteklerinizi de kapsasın, tüm dünyayı ve insanlığı da içine alsın. Geleceğe dikin gözünüzü, tüm tarihi, geçmişi, mitleri, efsaneleri, masalları da koyun çantanıza. Sıkıcı olmayı unutun ama, eğlenceli, alaycı, neşeli, uçucu bir hayal dünyası kurun...

FikriSabit

Fikri Sabit, Ursula K. Le Guin'le aynı fikirdedir ey okur, edebiyat her zaman küçük bir kalabalığın ilgisini çeker, geriye kalan, kitlesel olan her şey doğası gereği poptur, piyasadır.

Geçtiğimiz hafta iki edebiyat dergisi –İzafi Dergisi ile Sarnıç Öykü-, kapandığını açıkladı arka arkaya. Hemen hemen aynı anda gelen bu iki haberin, bizim edebiyat ortamımız için bir haber değeri yok, maalesef. Ne de olsa edebiyat dergisi dediğimiz, kısacık bir ömre daha doğarken hapsolmuş, solgun bir heves demek bu ülke topraklarında. Bunda hepimiz hemfikiriz.