Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Şiire övgü, şairin ölümü



Toplam oy: 581
Stefan Zweig // Çev. Sezer Duru
Edebi Şeyler
Rilke'ye Veda, kaybettiğimiz şiiri yeniden bulabilme umudu ve heyecanı veren, şiirin ve şairin ölümsüzlüğünü yine yeniden hatırlatan ve ölüme olduğu kadar hayata da direnen müzikli bir metin.

Dilin bize biçtiği kimliğin bir form olarak kabuğunu kıran, onu dönüştüren ve sonsuzlaştıran yaratıcı bir söz şiir. Ona dair tüm edim ve deneyimlerimizi, bir yaşam pratiği ile sınırları aşan zamansız hatta belki zamanın kendisi olan güçlü bir eylemin öznesi haline de getiriyor. Rainer Maria Rilke bu formun güçlü bir temsilcisi olarak, “şaire yakılan ağıt”ın içinde sözün ve şiirin büyüklüğünü bir kez daha hatırlatan önemli bir kültürel figür.

 

Rilke’ye Veda, şiir ve müzik tutkunları için bir şairin hayatını her defasında yeniden keşfetmenin farklı bir haz olabileceğine işaret eden iki metni bir araya getiriyor. Bu metinlerden ilki, öykü ve romanlarıyla tanıdığımız Avusturyalı yazar Stefan Zweig’ın, Rainer Maria Rilke’nin şerefine 1927’de Münih Devlet Tiyatrosunda, diğeri de yine Rilke’nin 10. ölüm yıldönümünde Londra’da yaptığı iki konuşmadan oluşuyor. Kitapta bununla birlikte şairin kısa yaşam öyküsü ve fotoğraf albümünden oluşan ve önceki iki metni zenginleştiren bölümler de mevcut. Bu çalışmanın hazırlığını yapan Ömer Şişman’ın, giriş notunda ifade ettiği üzere yazar Stefan Zweig’in Dostoyevski, Hölderlin, Kleist ve Dickens gibi edebi isimler üzerine kaleme aldığı önemli yaşam öyküsü çalışmaları da mevcut. Zira Rilke’nin de buna benzer bir yol takip edip, sanatçıların yaşam öyküleri üzerine hazırladığı monografileri de söz konusu. Bu bir anlamda, dönemin edebiyat ve sanat çevresinde prestij kabul edilebilecek bir metin/saha çalışması olarak da yorumlanabilir belki. 

 

 

“Rilke’ye Veda/Söylev” adlı ilk metinde Zweig, Rainer Maria Rilke’nin şairliğinden ve şiirle, sözle kurduğu ilişkiden bahseder. Ancak bu bahsediş, edebi bir söz ustasının şiiri üzerine söylenen notlar ya da yapılan tahlillerle birlikte belki en az onun kadar dili eğip büken, çekirdeğindeki özü çıkarıp bir oluşa bırakan deyim yerindeyse maya çalan bir bahsediştir. Zweig kendi söz ustalığını, Rilke’nin şiirini söylerken de bir anlatım biçimine dönüştürür. Onun söz sanatında ulaştığı merhaleyi yüceltirken, şairin duruşunun da bir şiir oluş durumu olduğundan ve bu oluşun hayatla birlikte başladığından, Rilke’yi inşa eden en önemli kaynağı da bu varoluş şemasının oluşturduğundan söz eder. “Rainer Maria Rilke, bir ruhun doluluk akıtması için öncesinde sonsuz biçimde dolması gerektiğini erkenden algılamıştı, erkenden şairin ve özellikle kendisinin birçok şeyi toplaması ve şiirin altın balının ağır, saydam ve akıcı biçimlenmesi için arılar gibi duyularını uçuşturması gerektiğini biliyordu.” Böylelikle şair, olgunlaşması ve zenginleşmesi için gerekli olan yüksek yaratıcılığa erişmek için kentlerin, sokakların sınırlayıcılığından bağımsızlaşarak yeni yerlere açılır. Zweig onun bu “hacı” olma halinin, şiirde müziğe dönüşecek ve yan yana dizilmemiş kelimeleri bulup birbirine harç edecek yeni bakmaları, yeni tanımaları kovalayan deneysel heyecanına da işaret eder. O, bu haliyle neredeyse tanrıya dokunacak büyük bir anlamı, büyük bir söyleyişi icra eden, kendi deyişiyle “zorluk içinde dinlenme”yi kendine yasak eden şehvetli bir maestrodur. 

 

Öte yandan Rilke, kısa yaşam öyküsünün anlatıldığı bölümde şahit olacağımız üzere, diğer sanatçılarla, ressam ve şairlerle, heykeltıraşlarla, müzik ve düşünce insanlarıyla da derin ilişki halindedir. Onun dehanın çocuklarıyla ve mekanla kurduğu bağ, ruhunun “sonsuz biçimde dolması” için gerekli olan “altın bal”ı biçimlendiren yoğun ve zengin alışverişlerdi şüphesiz. Genç yaşlarda Rusya’ya yaptığı bir seyahatte Tolstoy ile tanışması, Paris’e sürüklendiği bir gezi esnasında Rodin ve Cezanne ile bağ kurması hatta bu güçlü bağın şiirini de etkileyen ve “şey şiir”i formüle eden ilhamı ona vermesi, kendi deyişiyle “daima daha büyük olanın derin yenileni olmak” arzusunu kamçılayan yazgısal karşılaşmalardır bir anlamda…

 

Stefan Zweig’ın Londra’da yaptığı Rainer Maria Rilke adlı diğer konuşma metni, ilkinden farklı olarak odağına şairin kişiliği ve hayatı ile ilgili bizzat kendi dostluk bağlarının imkan verdiği tanıklıkları yerleştiriyor. Dünyayı kendisine yurt edinen şairin nasıl bir bakma/görme meselesi olduğunun, onun aurasını yaratan dikkat çekmezliğiyle anlaşılabileceğini ifade ediyor Zweig. Bu onu, çevresini ufak fark edişlerle seyreden ya da işiten karmaşık ve büyük bir odanın konuğu olmaktan çok, etki ve saygı uyandıran bir çekingenlikle olduğu yeri ferahlatan güçlü bir ışığa da dönüştüren şey aynı zamanda. Daima yenilikçi ve özgür kalabilen, bu yönüyle de diğer sanatçılardan ayrılan bir duruşu olduğundan da sık sık bahsediyor Zweig bu metinde. Ve tüm yüce erdemlerine rağmen kendisine ait olanı, mahrem olanı muhafaza etmeye yönelik güçlü bir refleksi olduğunu ifade etmeyi de unutmuyor. Rilke’yi belki çekici kılan en önemli özelliklerinden biri de bulunduğu çevreyle olan ilişkisini tarihselleştirmesi, eşyaya bir hikaye vermesi olmalı. Metin, onun içinde olduğu yeri, mekanı abartısız bir zevkle dönüştürdüğünü, kimlikleştirdiğini ve bunların çoğunlukla küçük değişimler olduğunu sık sık yineliyor. 

 

Kitabın sonunda yer alan şairin kısa yaşam öyküsü, onun evliliklerinin de yaratıcı dehasını besleyen, zenginleştiren güçlü birliktelikler olduğunu gösteriyor okura. Her zaman taze ve yeni kalmayı başarabilmiş bir söz ustasına, sevginin ve paylaşımın bir konfor alanı yarattığı da yadsınamaz kuşkusuz. Lou Salomé, Clara Westhoff ve Baladine Klossowska, şairi daha da özgür kılan aşkların diğer isimleri…

 

Edebi Şeyler Yayınlarından çıkan Rilke’ye Veda, raflarda yerini aldı. Kırk altı sayfalık, kısa soluklu bir metin. Ancak Sezer Duru’nun çevirisiyle, kaybettiğimiz şiiri yeniden bulabilme umudu ve heyecanı veren, şiirin ve şairin ölümsüzlüğünü yine yeniden hatırlatan ve ölüme olduğu kadar hayata da direnen müzikli bir metin aynı zamanda.

 

 

 


 

 

* Görsel: Uğur Altun

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Kendi anlatı evrenini kuran, hikâyelerini birbirine teyelleyip size aşina bir karakteri başka bir öykünün kıyısından geçiren yazarlara pek meftunum. Bunun nedeni kültürel kodlarımıza kazınan Binbir Gece tarzı anlatılar olabileceği gibi Borges’i pek sevmemize neden olan oyuncu tavır ya da postmodern estetiğin parçalanmış gerçeklik fikri de pekâlâ olabilir.

Kan İzlerinin Peşinde, 2016 yılında önce Man Booker ödülüne aday gösterilmiş, sonraysa ödülün finalistleri arasına kalmıştı. Man Booker ödüllerinde bir polisiye-gizem romanının finale kalmasına pek sık rastlanmıyor; küçük bir yayınevinden çıkan bu polisiye, o dönem insanları bir hayli şaşırtmış ve merak uyandırmıştı.

 

Asimetri Lisa Halliday’in ilk kitabı. Kitap, Time ve New York Times tarafından 2018’in en iyi on kitabı arasında gösterilirken Elle, Oprah Magazine, Kirkus Review gibi birçok mecra da 2018’in en dikkat çeken eserlerinden biri olarak niteliyor kitabı.

 

Ağaçlar’ın dilinden anlıyor muyuz? Yazıldığı dil Almancayı kastetmiyorum elbette, bu yazıda üzerinde duracağım dil evrensel, doğanın dili. Peki ağaçların sesine kulak vermemize vesile olan şey ne? Bir kitap. Hermann Hesse’nin bütün eserlerinin bulunduğu 20 ciltlik baskıdan Volker Michels tarafından derlenmiş Ağaçlar dilimize çevrilerek Kolektif Kitap etiketiyle okura sunuldu.

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.