Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Siyaset ve cinayet



Toplam oy: 697
Son Teşebbüs için polisiye nitelemesi yapmaktansa, suç kurgusunu kullanan siyasi bir roman demek daha yerinde bir değerlendirme olur.

Günümüzden çok uzak bir zamanda başlıyor hikaye. Ayasofya’nın inşa edilişinin üzerinden neredeyse iki bin yıl geçtiğine göre, 2500’lü yıllardayız. Mekan İstanbul. Ne var ki, arsızca sergilenen akıl almaz bir zenginlik ile kesif bir yoksulluğun iç içe geçtiği, türlü diller konuşan dilenci çocukların kanıksandığı, bakımsız ve pis caddeleri, tasarım ucubesi "modern" mimarisiyle iç karartan bildiğimiz İstanbul'dan çok farklı bir kent burası. Çünkü, eşit ve Özgür bir dünyanın temellerinin atılmasının üzerinden 200 yıl geçmiş; insanı erdemli kılan, erdemi özgür bırakan, insanın kendisinden başka kimseye sorumlu olmadığı bir toplumsal düzen kurulmuş. İstanbul -bütün dünya ile birlikte- kirinden, çamurundan, suçtan, fenalıktan arınıp yaşanacak bir kent haline gelmiş.

 

Son birkaç yıldır tanıklık ettiğimiz siyasi ve toplumsal olaylardan, hele ki Suruç’ta patlayan bombadan sonra, hayal edilmesi bile imkansız bir gelecek kurgulamış Hatman. Öyleyse sözü romanın isimsiz anlatıcısına bırakarak devam edelim: “Yakalanma ve suçlu bulunma hakkı yoksullara aittir!"

 

Bizim toplumumuzda ise bugün yoksul bulunmuyor. Yoksul olmayınca, toplum yoksullar ve varsıllar diye bölünmeyince cinayet sebebi bulmak zorlaşıyor açıkçası. Devlet sönümleneli çok oldu, siyaset de bitti, cinayet de. Yüz yıl oldu -mektupta da yazdığı gibi- yüz yıldır para, iktidar, ideoloji, siyaset, kıskançlık, aşk ve her nedenle olursa olsun cinayet işlenmedi. (...) Bağırdım, kendime bağırdım. Kızdım kendime, saçmalıyorsun, dedim. Kim, neden cinayet işlesin ki? Çok saçma!” Roman kahramanının bu tepkisi, aldığı bir mektuptan kaynaklanıyor. Çalıştığı gazeteye gönderilen mektubu yazan kişi bu düzenin temellerini dinamitlemek amacıyla bir cinayet işleyeceğini söylemektedir. Anlatıcı önemsemek istemediği mektubu tam o sırada çıkagelen arkadaşı Can’la paylaşır. Can, cinayetin her şeyin sonunu getireceği fikriyatından hareketle mutlaka engellenmesi gerektiğinde ısrar eder. Polisiye tarihi üzerinde çalışmalar yapan arkadaşları Andrea’yı da aralarına alarak kendi araştırmalarına başlarlar...

 

Araştırmaya başlamadan önce çözülmesi gereken açmazlar vardır önlerinde. Öyle ya, devletin, resmi kimliklerin, tapu, sigorta numarası ve benzeri belgelerin olmadığı, hiç kimsenin kaydının tutulmadığı, vergi ödenmeyen, polisiye çağının araç ve gereçlerinden “yoksun” bir çağda nasıl hafiyelik yapılır? Üstelik cinayetin düzeni yıkmasından korkarken onu engellemeye yönelik önlemler almak da düzeni tehdit etmez mi? Başka bir deyişle; düzeni savunmak bu defa devleti yeniden inşa etmek anlamına gelmez mi? Herkesin eşit olduğu çağda birilerinin kahraman ve kurtarıcı rolüne soyunması eşitliğin sonunu getirmeyecek mi? 

 

Düştükleri açmazın farkında olmakla birlikte kahramanlarımız olası katili ve kurbanı bulmak için yine de harekete geçeceklerdir... 

 

Polisiye kurguda siyasi-felsefi meseleler

 

Biraz daha ilerlersek romanın sürprizlerini ifşa etmek durumuna düşebilirim; bu nedenle özeti burada kesmekte fayda var. Sadece hikayenin beklenmedik bir seyir izlediğini, katilin kimliği açığa çıktığında o sayfaya kadar yazılanları yeniden gözden geçirmeniz gerekeceğini söyleyebilirim. 

 

Gelecek zamanda geçen olayların anlatıldığı romanlarda ya bilimkurgusal öğeler ya da toplumsal tasarımlar öne çıkar. Hatman ikinci yolu seçmiş; odaklandığı konu siyaset ve felsefe. Bilim ve teknolojinin 2500’lü yıllarda ulaştığı nokta hakkında da fikir yürütmemizi sağlayacak tasvirlerde bulunmamış. Ne araç ve gereçlerden ne de akıl almaz icatlardan söz ediyor. Bu romanda insan türünün gerçekleştirdiği en akıl almaz icat, kurdukları toplumsal düzen. Suç örgüsünü de bu toplumsal düzene dayandırmış Hatman. Böylelikle siyasete bakışını, mevcut siyasi anlayışlara ve liderlik kültüne yönelik eleştirisini dillendirme fırsatını bulmuş.

 

Hatman’ın ortaya koyduğu, tartışmaya açtığı, okuyucuyu da etkin bir okuma pratiği içine çeken fikir ve meseleleri önemli buluyorum. Bugünün ve geçmişin siyasi ve toplumsal problemlerini, iktidar ve sınıf kavgalarını, büyük yıkımlarını kerteriz almış, onları geleceğe yansıtmış, orada billurlaştırmış ve sorunsallaştırmış. Son Teşebbüs bu yanıyla daha güzel bir dünya ve devrim inancını taşıyan okuyucularla diyaloğa giren bir metin. Ancak polisiye beklentileri ağır basan okuyucular için bazı sıkıntılar olduğunu düşünüyorum. Özellikle geleceğin toplum yaşantısının tarifine ayrılan uzun b.lümlerin suç kurgusunu gölgelediğini söyleyebilirim. Roman olaylardan ziyade diyaloglar ve açıklamalarla ilerliyor. Katilin -daha doğrusu katil adayının- ve muhtemel kurbanın kimlikleri, biraz karmaşa yaratmakla birlikte hikayenin polisiye yanını tahkim etmek açısından etkileyici bir koz sağlamış Hatman’a. Ne var ki Hatman bu kozu yine siyasi ve felsefi tartışmada kullanmayı tercih ediyor. Son Teşebbüs için polisiye nitelemesi yapmaktansa, suç kurgusunu kullanan siyasi bir roman demek daha yerinde bir değerlendirme.

 

Peki, ya alt başlıktaki “gastro” s.zcüğü nedir, diye sorabilirsiniz. Onu da Erol Üyepazarcı’dan bir alıntıyla yanıtlayalım; “Bu arada dedektifimiz ünlü İspanyol polisiye roman yazarı Manuel Vázquez Montalbán’ın komünist ve ağzının tadını bilen ünlü dedektifi Pepe Carvalho gibi size zevkle okuyacağınız yemek betimlemeleri de yapıyor.”

 

 


 

 

* Görsel: Tayfun Pekdemir

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Hayranı olduğum, yarattığı “Oulipo” akımıyla edebiyat alanında yepyeni ve oldukça da neşeli bir sayfa açan şair ve yazar Raymond Queneau’nun dilimize Tahsin Yücel tarafından kazandırılan Zazie Metroda romanını bilir misiniz? (Bence bilmelisiniz!) Annesi, küçük Zazie’yi birkaç günlüğüne Paris’e, dayısının yanına getirir.

Başka bir şey için olmasa da yazmak için daha uygun bir zaman olamazdı sanırım! Hiçbir bahaneye sığınmadan “Hayatım roman olur” mu diyordun, belki de “harika!” bir fikrin vardı… Tam zamanı… Öyle ya, hâlâ evdeyiz, değil mi? Ama işte herkesin bir yazma ritüeli var, sırf evde olmak yeterli gelmeyebilir. “Büyük” yazarların ilham için yaptıklarını ya da çalışma ritüellerini duymuşsundur.

“Neyi kaybetmişlerdi? Farkında olmadan eski anıları konuşmak onlara iyi gelmemişti. Keyifle anlattıkları anılar bilmeden boğazlarında düğümlenmişti. Hiç yokmuş gibi yaşamak kolaydı. Her ikisi de geçmişle yüzleşmek istemiyordu. Çözümü, hiç olmamış gibi davranmak, duymamak, hissetmemekti.”

 

Akif Emre son dönem İslamcılığının en müstesna isimlerinden biridir. Yaşadığı tarih diliminde İslamcılığın modernleşme, selefileşme ve muhafazakarlaşma eğilimlerine rağmen o duruşunu ve tavrını yitirmeyen, İslamcılığı bir hafıza, dil, hayat nizamı ve dünya görüşü bağlamında bütünlük ve süreklilik ilkeleri ile sürekli gündemde tutan insandır.

Macera deyince ilk akla gelen yazarlardan biri Joseph Conrad, hiç kuşkusuz. Józef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Polonya’da doğan Conrad çocukluğundan beri denizci olmayı hayal ediyormuş. Annesiyle babası öldükten sonra amcasıyla birlikte Avrupa’ya gitmiş, 1874 yılında da Marsilya’dan kalkacak bir gemiye miço olarak yazılmış.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.