Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Terskarga



Toplam oy: 10

Erken yaşta intiharı seçmesine rağmen dünya edebiyatında unutulmaz izler bırakan Cesare Pavese (d:9 Eylül 1908 – ö:27 Ağustos 1950), 1935 – 1950 yılları arasında tuttuğu günlüklerinde 10 Kasım 1938 tarihinde yazdıklarına şöyle başlamıştır: “Hayatın saldırılarına karşı bir savunmadır edebiyat.” Pandemi sürecinin tek güzel tarafı, kendimize ait daha fazla vaktimiz olması sanırım. Şimdilerde biraz daha rahat davranıyor olsak da hâlâ tedbiri elden bırakmamak gerekiyor. O tokalaşmaların, sarılmaların yerini; yumruk ve dirsek tokuşturmalar, uzaktan selamlaşmalar aldı. Haliyle insanın yaşadığı, herhalde bu en uzun yalnızlık sürecinde okumak hepimize iyi gelecek. Can sıkıntımızı başka nasıl geçirebiliriz ki zaten! Kitap tabii ki salt can sıkıntısını gidermek için okunmaz / okunmamalı da ama kitap okumaya daha fazla vakit ayırmak için böyle güzel bir bahane de olamaz sanırım! Pavese’yle aynı yıl kaybettiğimiz ‘Bir Garip Orhan Veli’miz, Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat ile birlikte yayınladıkları “Garip” adlı şiir kitabıyla Türk edebiyatında “Garipçilik” (Birinci Yeni) adlı bir akım başlatmış ki bu akım günümüz edebiyatının da temellerini oluşturmuştu. Evet, Orhan Veli Kanık’ı (d:13 Nisan 1914 – ö:14 Kasım 1950) bir Kasım ayında, 36 yaşında yitirmiştik. Onunki de erken ölümdü ama kendi seçmemişti Pavese’ye nazaran bu erken gelen ölümü.

10 Kasım’da bir haftalığına geldiği Ankara’da, belediyenin kazdığı bir çukura düşmüş ve başından hafifçe yaralanmıştı. Önemsememiş ve iki gün sonra İstanbul’a dönmüştü. 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren şair hastaneye kaldırılmış fakat beyinde oluşan damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın sebebi doktor tarafından anlaşılamayınca Kanık’a alkol zehirlenmesi teşhisiyle tedavi uygulanmış, beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşılmıştı. Aynı akşam komaya girmiş ve vefat etmişti. Ceketinin cebinden diş fırçasına sarılı kâğıtta daha önce yayınlanmamış bir şiiri bulunmuştu: “Aşk Resmi Geçidi”.
Şair bu şiirinde bildiğiniz gibi sevgililerinden bahsetmektedir. Kısa hayatının, kısa bir özeti gibi… “Kitabe-i Seng-i Mezar”(Mezar Taşı Yazısı) şiirindeki “Yazık Oldu Süleyman Efendi’ye” dizesi hala dilimizdedir, bir deyim olmuştur hepimiz için. Gündelik ‘şey’leri şiirin içine sokan şairin ıspanağı çok sevdiğini öğreniriz mesela biyografisini anlattığı şiirinden… Ve tabii rahatsız olanlar çıkmıştır ortaya bu ‘garip’ şiirlerden… İşte bu ‘garip’ akıma en sert eleştirileri yapmış insanlardan biri olan Beş Hececiler’den Yusuf Ziya Ortaç’ın (d:1895 – ö:11 Mart 1967), 53 yıl sonra ilk defa günümüz Türkçesiyle kitapları yayınlandı. Haksızlık edip, Ortaç’tan tek bir olayla bahsetmek elbette olmaz. Eleştiri her zaman olacak ki Yusuf Ziya’nın eleştirileri gerçekten çok sertmiş. Zaten değil mi ki isteyen istediğini söylesin; kimi okuyacağına okur karar verir ve onu da zaman gösterir…
Zaman demişken… Bu yıl Orhan Veli ve Cesare Pavese’nin 70. ölüm yıldönümleri olduğu için telif hakkı süreleri doluyor. Yepyeni baskılarıyla, yeni yılda birçok yayınevinden çıkacağını tahmin etmek zor değil sanırım, hazırlanın!
Öğretim hayatımız boyunca edebiyat derslerinin gediklisi, sınavlar nedeniyle ezberlemek zorunda kaldığımız bu akımlar, ezberleme zorunluluğu olmadan okununca çok daha keyifliymiş. İnkılap Kitabevi tarafından dört kitabı birden (Bizim Yokuş, Üç Katlı Ev, Göç ve Kürkçü Dükkânı) yayınlanan yazarın özellikle Bizim Yokuş isimli kitabını tüm kitapseverlerin okuması gerekiyor. Edebiyat tarihimize anıt niteliğindeki kitap, eski adıyla Babıâli yokuşunu anlatıyor. Yayıncılık dünyamızın kalbinin attığı yeri çeşitli portrelerle anlattığı yazılar, Ortaç’ın şairliğinin de etkisiyle olsa gerek bir solukta okunuyor. Gazeteler, dergiler, kitabevleri, matbaalar, yazarlar ve daha pek çok şey hakkında; gülümseten, duygulandıran, nereden nereye gelmişiz de dedirten ve hâlâ güncelliğini koruyan yazılar… Bülent Şeren’in çizimleriyle hazırlanmış.
Okulunda parmakla gösterilen, mühendis olacağına inanılan Yusuf Ziya’nın, arkadaşıyla girdiği yarışta edebiyata heves etmesi sonucunda şiire gönül vermesi ve kendi tabiriyle Fen’den Edebiyat’a kayışı… Ziya Gökalp’in yönlendirmesiyle aruz veznini bırakıp, heceye geçişi… Beş Hececiler… Akıma öncülük edenlerden Orhan Seyfi Orhon… Basın dünyasının duayen ismi Sedat Simavi’nin yönlendirmesi ve Ömer Seyfettin’in söyledikleriyle mizah yazılarına geçişi ve adeta okul haline gelen ve yaklaşık 45 yıl boyunca, ölünceye değin çıkardığı “Akbaba” dergisi… Neler, kimler yok kitapta… Edebiyat tarihimizin en ünlü isimlerinin ilk halleri; mizah yazarları, şairler… Muzaffer İzgü’den Aziz Nesin’e, Refik Halid Karay’dan Reşat Nuri Güntekin’e ve Cemal Nadir’e…
Kitapların iki yüz-üç yüz, dergilerin bin-bin beş yüz, gazetelerin -o da, en efsane olanının- on bin satıldığı zamanlar… Dergi dediklerimiz 4 sayfalık, 8 sayfalık da oluyormuş o zamanlar. Ama büyük emek harcanan zamanlar. Alınan teliflerle ancak birkaç gün yemek yenilebilen zamanlar. Karanlık odalarda, az paralı, bol dumanlı, 4 sandalye 2 masayla dergi kurulan zamanlar… Öyle tek başına yayınevlerinin olmadığı dönemler, kitapları türlü uğraşlar sonucunda matbaalar ve kitabevleri basıyormuş. Kitabevi sahiplerinin bile okuma yazması olmayanları varmış. Mesela dönemin ünlü kitabevlerinden İkbal’in sahibi Hüseyin Efendi kitapla ilgili biri değilmiş. Basılması düşünülen kitapları eve götürür, çocuklarına verirmiş. Onlar yüksek sesle annelerine okurmuş. Anneleri ağlarsa kitap basılırmış. Telif ücreti de ağlamanın şiddetiyle doğru orandaymış, iyi mi! Bunun gibi bir başka kitabevinden de bahsediyor yazar; o da aynı şekilde 2 asıl ortak ve 1 daha az hissesi olan 3 ortaklı kitabevinde de durum aynıymış mesela… Dükkân kapandıktan sonra 2 asıl hisseli ortak, az hissesi olan ortaklarının yüksek sesle okuduğu kitabı dinler ve duygulanmalarına bağlı olarak basarlarmış kitabı ve tabii telif ücreti de yine aynı şekilde ağlamanın şiddetiyle belirlenirmiş!
Ne günler ama… Şimdiyi düşününce… Düşünmemek lazım, günün koşulları... Nereden nerelere… Yokluk günleri… Mesela, Ortaç bir telifini şeker -evet, bildiğiniz toz şeker- olarak almış… Yokluk…
Ama yazmışlar, gecelerini gündüzlerine katmış, yazmışlar. Okumuşlar. Dergilerde sabahlamışlar. Odalarından çıkmamışlar. Her yere yürüyerek gitmişler. Ellerine bir yerden para geçince dergi çıkarmaya, kitap yayınlamaya çalışmışlar. Çalışmışlar… Hep çalışmışlar. Edebiyat tarihimizin hâlâ okunan ve gelecekte de okunacak büyük isimlerinin hikâyeleri… Kitapta da geçtiği için Mehmet Akif’le bitirelim o gösterişsiz zamanların gerçek kahramanlarının hikâyesini: “Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?”…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.