Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Türden türe yetenekli Bay Ishiguro



Toplam oy: 733
Kazuo Ishiguro
Yapı Kredi Yayınları
Yeni romanı Gömülü Dev yayımlandığından beri Kazuo Ishiguro, İngiliz yayın piyasasının en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Olay, fantastik/mitik bir anlatı damarına, şimdiye kadar yabancı durmuş bir kıdemli yazarın girip giremeyeceğiyle ilgili...

Yetenek, birikim, deneyim, mesele... Yazarların sahip oldukları bu değerler doğrultusunda ömürleri boyunca kurdukları metinler, zamanın ruhunun neresine düşeceklerini, gelecek günler için de geçerli olup olmayacaklarını, okurların raflarında ve akıllarında ne kadar yer tutacaklarını ve kişisel hayallerini ne ölçüde gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceklerini belirler. Bu iç değerlerin dışında elbette piyasa ya da kurum şartlarına ne kadar uyum sağladıkları da etkilidir; ama kişisel değerler, dünyevi şartlardan önce gelir. 

 

Yukarıda saydığım bu değerler, az ya da çok insanın içinde öz olarak bulunur; ama asıl olarak zamanla -önce büyürken, sonra da faaliyete geçince, yani yazıp yayımlarken- gelişir. Evet yetenek genetik olarak aktarılır ekseriyetle; doğru koşullarda işlenerek muazzam boyutlara getirilebilir fakat işlenmezse er ya da geç söner. Birikim, dünyayla ilgili enformasyonun ve yöntemlerin kişiye aktarımı ya da kişi tarafından toplanmasıyla oluşmaya başlar; deneyimle birlikte anlamlandırılarak da nasıl kullanılabileceğini, neyin tercih edileceğini belirlemek mümkün olur. Nihayetinde mesele, kişinin içindekileri dışarıya ne bağlamda aktaracağını ve kimlere neler sunacağını belirler, meselesini doğru seçemeyen bir yazar, tüm yeteneğine, birikimine ve deneyimine rağmen, nafile çabalamış olabilir...

 

Dünyayla aynı anda bizde de yayımlanan yeni romanı Gömülü Dev yayımlandığından beri Kazuo Ishiguro, İngiliz yayın piyasasının en önemli gündem maddelerinden biri haline geldi. Olay, fantastik/mitik bir anlatı damarına, şimdiye kadar yabancı durmuş bir kıdemli yazarın girip giremeyeceğiyle ilgili gözüktü daha çok, hele ki Ursula K. LeGuin'den henüz daha ilk adımda sıkı bir alan savunması gelince, fantazyaya hevesin düz (straight) bir yazara (ki Ishiguro'nun melezlikleri ve heybesindeki diğer yapıtları onu hiç de “straight” göstermiyor) mübah olup olmayacağıyla başlayan tartışma, daha mutedil yazarlar tarafından, “Ne güzel, sahne ışıkları fantazyaya çevriliyor; marjinal türler merkeze yaklaşıyor!” nidalarıyla olumlu bir seyre döndü.

 

Kabaca, Kral Arthur sonrası dönemde, mistik bir unutuştan mustarip yaşlı bir çiftin, Britonlar ile Saksonların düşman kardeşler olarak tetikte yaşadıkları bir coğrafyada, oğullarının köyüne doğru seyahate çıkmaları ve devler, ejderler, savaşçılar ve Yuvarlak Masa emeklileriyle dolu bir macera yaşamaları olarak özetlenebilecek bu roman, çoksatar listesinin tepesine -en azından İngiltere’de- kuruldu. Kelli felli profesörlerin (Tolkien, Lewis) Oxford'un taş binalarından dünyaya saldıkları, Kuzey Avrupa mitolojilerinden kanatlandırdıkları devasa arayış (quest) romanlarının muazzam bir kültürel katman yarattığını ve sadece okurlar açısından değil, anlaşıldığı kadarıyla Ishiguro gibi yazarlar açısından da cazip gözüktüğünü anlıyoruz. (Sırası gelmişken bu türün en neşeli temsilcilerinden biri olan Terry Pratchett'ın ölümünden duyduğum esefi de belirteyim, nedense fantezi/bilimkurgu yazarları erken ayrılıyor bu dünyadan. Hep dendiği gibi: “Thanks for all the fish.”) İşte bu katmanın içinde, türün görsel boyutlarından çok dilsel nitelikleriyle ön plana çıkan ve bize meselenin önemini gösteren LeGuin gibilerinin uyarı atışını ciddiye almakta yarar da var.

 

Saklı bir olasılık

 

 

Ishiguro'nun fantastiğe açılmasının, külliyatına bakıldığında, mutlak sonuç olmasa da bir olasılık olarak saklı bulunduğunu söylemek gerekir. Her yazdığı romanda bambaşka bir tarz deneyen ve her denemesiyle ödüllere aday olup kazanan, dolayısıyla yeteneği kabul görmüş bir isim ne de olsa. 1982'de yayımladığı Uzak Tepeler’den başlayarak, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bambaşka koşullarda yaşamaya başlayan ince ruhlu usta bir ressamın perspektifinden kaleme aldığı ve karşılığında Whitbread Ödülü'nü aldığı An Artist of The Floating World (Değişen Dünyada Bir Sanatçı) ve 1989 Booker'ına layık görüldüğü ve filme de aktarılan, yine İkinci Dünya Savaşı'nı ama bu sefer Britanya'da, bir kahyanın anımsayan zihninden kurguladığı Günden Kalanlar'da görece normal (belki biraz Proustiyen) bir edebiyat yapan Ishiguro, 1995'te yayımladığı Avunamayanlar ile anlatının Kafkaesk boyutuna geçip, rüya niteliğinde, kurgusal bir Mitteleuropa kentinde, Roman Polanski'nin sinemaya uyarlamaktan hoşlanacağı müzisyen bir başkarakter barındıran, postmodern bir roman yazarak konvansiyonlara pek bağlı kalmayacağını ilan etti. Bu andan itibaren her romanı bir janr romanı olmaya başladı ve temel meselelerini (iki farklı ve düşman toplum arasında kalmak, gerçekle fantezinin birbirine karışması, insan ilişkilerinin incelikler yüzünden yön değiştirmesi, hatırlananların gerçekliğinin sorgulanması vs) çok başarılı farklı türden kitaplarla ortaya koydu: Şanghay'da geçen bir dedektiflik öyküsü olan Öksüzlüğümüz'de, 1990'lardan 1930'lara geri giden ve yine İngilizler, Japonlar ve Çinlilerin arasında kalanları anlatır. Bilimkurgu sayılabilecek, erkenden kültleşen, filme de aktarılan Beni Asla Bırakma romanındaysa, İngiliz kolej öğrencileri görünümlü fakat aslında yedek organ için klonlanmış gençlerin ilişkilerini kurgular. İşte şimdi sıra, Avalon'un sislerinin dağılmadığı bir Arthur dönemi öyküsüne gelmiş gözüküyor, janr'ları elden geçirmeye devam ediyor.

 

Yeteneği zamanında Granta dergisi tarafından muştulanan (on yıl arayla iki kez gelecek vaat eden genç Britanyalı yazarlar arasında gösterilmişti), birikimi İngiliz edebiyatı alanında olan, deneyimi sayısız ödülle ve adaylıkla kanıtlanmış Ishiguro'nun, bu yeni fantazya yolculuğunda başarısını belirleyecek olan kriter bence "mesele"si olacaktır. Eğer fantazyanın Panteon'una son yıllarda giren George R. R. Martin ya da J. K. Rowling gibi isimlerin yaptıklarını Ishiguro yapmaya kalkışır ve hedefini sadece filme aktarılan, çok satılan, bol akçe getiren bir yapıt ortaya koymuş olmakla sınırlarsa, çok dünyevi davranmış olur ve o Panteon'a yerleşemez. Ama diğer romanlarında yaptığı gibi, türü yazar olarak bugüne kadar önemsediği meselelerini geliştirmek ve farklı okurlara da ulaştırmak için yeni bir mecra olarak seçtiyse, bu hiç de vahim değildir ve hem Ishiguro'nun sadık okurları hem de fantazyanın alan savunmacıları bu kesişimden kazançlı çıkabilir.

 

 


 

 

* Görsel: Güneş Engin

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.