Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Türkiye’nin hafızasına Şalom olsun



Toplam oy: 829
Ayşe Gürsan-Salzmann
Libra Yayınları

Yönetmen ve fotograf sanatçısı Laurence Salzmann ile, antropolog – arkeolog eşi Ayşe Gürsan Salzmann’ın 27 yıllık emeklerini bir araya getiren ‘Türkiye’nin Yahudilerini Ararken Seyahatler / Travels in Search of Turkey’s Jews” isimli kitap ve belgesel DVD’si, Libra Kitap etiketiyle, geçtiğimiz haftalarda okurların ilgisine sunuldu. Kitap, aynı zamanda barış ve merhaba anlamına gelen Şalom kelimesinin evrenselliğine vurgu yapmak gerekirse, okura ‘Türkiye’nin hafızasına Şalom olsun’ dedirtecek ibretlik bir hafıza ve sözlü tarih çalışması olarak büyük dikkat çekiyor.

 

Türkiye’nin Sefaradları: 500 Yıl adlı DVD belgesel ve 167 sayfalık kitap, yarına barış ve çokseslilik yüklü kolektif bir şekil verebilmek için, bugünden düne bakabilmenin ve ona sahip çıkabilmenin gerekliliğini bir kere daha anımsatacak insan öykülerini buluşturuyor. Bu noktada hemen bildirelim, Türkiye’nin Sefaradları: 500 Yıl belgeseli de, Mart ayının sonunda ABD’nin Philadelphia kentinde yapılan Sefaradi Film Festivali’nde izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

 

Türkiye’de zaman içinde ne yazık ki giderek eriyen Yahudi mirasının canlı ve hatırası yüksek bilumum örneklerini ellerimizin arasında tutmamızı sağlayan kitap, çoğu bugünkü Anadolu’da artık yaşamayan Musevi azınlığın insan hikâyelerinden örülü bir uygarlık tacını andırıyor. Bu kitabın, belki de bu taca son kez sahip çıkma fırsatı olduğunu düşünmemek, elde değil.

 

İstanbul ve İzmir başta olmak üzere, Türkiye’nin dört bölgesinde 32 kent ve kasabanın gezilmesiyle ortaya çıkarılan bu hafıza kutusunda, çiftin 1984 ve 1989 yılları arasında çıktıkları gezilerin izlenimleri, Ayşe Gürsan Salzmann tarafından kaleme alınmış ve Laurence Salzmann tarafından fotoğraflanmış. ‘Türkiye’nin Yahudilerini Ararken Seyahatler / Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabı temelde, sayısı giderek azalan Türkiyeli Musevi toplulukların izlerini geleceğe aktarabilmek için hazırlanmış bir proje.

 

Belgesel ve kitap hazırlandığı sırada, İstanbul’da 19 bin olmak üzere, İzmir’de 2 bin, ve diğer bölgelerde ise bin civarında olmak üzere, 20 binin üzerinde Musevi bulunmakta imiş. Ancak daha iyi ekonomik şartlar, yurt dışında eğitim imkânları, Türkiye’de İkinci Dünya Savaşı sürecinde, 1942’de hazırlanan ‘Varlık Vergisi’ uygulaması ve özellikle 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması gibi unsurlar, Türkiyeli Musevilerin ülkeyi terk etmelerinin önemli nedenleri arasında başı çekmiş. Gerek Anadolu içinde, gerekse dışında yaşanan göçler özellikle İstanbul ve İzmir’in yanı sıra ABD ve Küba ile Avrupa’nın kimi kentlerine dönük olmuş. İşte kitap bu nedenle, nasıl bir sosyal erozyon yaşadığımızı, nasil bir kültürel değer erimesine maruz kaldığımızı tüm nesnelliğiyle gözler önüne sermeyi başarıyor.

 

‘Türkiye’nin Yahudilerini Ararken Seyahatler / Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının temelleri, 1984’te Hahambaşı’nın yaptığı bir teklifle atılmış. İsrail’deki Beth Hatefutsoh Müzesi’nin de desteğini alan proje, küresel çapta bir Musevi mirası fotoğraf projesinin de parçası haline dönüştürülmüş. Bu kapsamda Laurence Salzmann’ın Judeo – Espanyol diline hakimiyeti ve bildiği öteki yabancı diller de, cemaat üyeleriyle kaynaşıp önemli bilgiler elde edebilmelerinin önünü açmış. Çift özellikle, her gittikleri yeni yerleşim merkezinin meydan kahvesine uğrayarak, bölgenin ileri gelenlerinden ‘Yahudi Mahallesi’nin yerini veya yaşayanların kimlerden oluştuğunu öğrenmeye çalışmış. Bu ipuçları, kitapta çoğu birer anıt – öyküye dönüşen yaşlı Musevileri tanımamızın da önünü açmış.

 

Kitap ve DVD projesinin en önemli yapıtaşlarından birini, sabır mefhumu oluşturmuş. Antropolog ve fotoğrafçı – yönetmen çiftin (neredeyse projeyle zaman içinde büyüyen), küçük kızları Han Salzmann eşliğinde 1980’ler Türkiyesi’nde Renault 6 model şirin arabaları ile çıktıkları yolculuklarında, önce iki ay olarak öngördükleri bu çalışmanın, giderek yıllara uzanıyor olması da, ortaya konan kültür mirasının derinleşmesine vesile olmuş. Buna göre Salzmann’ların bizimle paylaştığı bu mirasın ‘miladı’nı, 1984 ağustos ayı oluşturuyor.

 

Kitabın bize aktardığı bilgilere göre, Türkiye’deki Yahudi mirasının geçmişi 2 bin 500 yıl öncesine kadar uzanıyor. Osmanlıların Musevilere (Sefarad Yahudilerine) İspanya’daki zorlu yıllardan sonra kapılarını açmaları, kitabın önemli vurgu noktalarından biri olarak kayda geçiriliyor. Musevi toplumu ile Osmanlı’nın arasında herhangi bir ihtilafın olmamış olması, zamanla Musevilerin bürokrasi – kamu hizmetleri ve ticarette yükselmelerinin önünü açıyor. Kitabın bize aktardığı bir diğer önemli bilgi de, 20nci Yüzyıl başında Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde 100 bine yakın Musevi vatandaşının yaşıyor olduğu gerçeği. Bu, dönemin haritasında Rodos ve Selanik de dahil olmak üzere, geniş bir coğrafyayı kapsıyor.

 

‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi/ Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının kamuoyuna aktardığı çok önemli bir de mesaj var. Türkiye’deki arkeolojik ve kültürel mirasın zenginliği karşısında, mevcut somut mirasa nasıl sahip çıkılabileceğini sorgulayan yazarlar, kitabın macerası kapsamında en son olarak da 2001’de, Varlık Vergisi dolayısıyla yaşanan ağır çalışma koşullarına maruz kalan Musevilerin akibetinin izlerini araştırmak üzere Aşkale’ye (Ve Başkale’ye de) gitmişler.

 

Kitabın keşifleri arasında dikkati çeken bulgulardan biri de, İstanbul dışındaki Silivri’de yer alan İstanbul Üniversitesi Yüksek Öğrenim Kampusü’nün altının, vaktiyle bir Musevi mezarlığı olması. Bu hafızanın korunabilmesi ise, çoğunun kabartma yazıları silinmiş durumda olan en aşağı 100 yıllık mezartaşlarından kimisinin, üniversite bahçıvanı ve bekçisi tarafından, mekânın belleğini anımsatması amacıyla muhafaza edilmiş olması. Kitaptan anladığımız kadarıyla bu mezartaşları da, o sırada meraklanarak toprağı eşeleyen yazarlar tarafından günışığına çıkarılıyor.

 

Tarihçi Bernard Lewis’den sosyolojik alıntılarla da bezeli kitapta, Trakya’nın yerlisi, Türkiyeli Musevi Yakup Bey’in anılarına da yer verilmiş. 1960’larda kimi mezarlıklardaki kemiklerin toplanıp, götürüldüğüne dikkati çeken Yakup Bey’e bakılırsa bunlar, 2nci Dünya Savaşı dönemindeki Karadeniz mülteci faciası Struma gemi ‘kaza’sında hayatını kaybeden Musevilere ait kemikler olmalarıyla dikkat çekiyor. Bilindiği gibi Struma yolcu şilebi, bir Rus denizaltısı tarafından batırılmış ve içindeki 700’e yakın insan acı biçimde hayatını yitirmişti.

 

Kitapta bölge bölge tanıdığımız Türkiyeli Musevilerin kültürel anatomilerine bakılırsa, Trakyalı Museviler, bölgede daha ziyade süt, peynir ve yoğurt işine girmişler. Bu arada kitaptan edindiğimiz önemli bir bilgiye göre de, dünyaca ünlü Danone’ler de, vaktiyle Fransa’ya göçen bir diğer Musevi ailesi olmuş.

 

‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi/ Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabında, Çorlu’daki Havra Camii’nin ayrıcalıklı bir yeri var desek, yeri. 1923’te, bölgede yaşayan Museviler göçtükten 40 yıl kadar sonra, Türkiye Hahambaşılığı’nın da ısrarı üzerine, Çorlu Sinagogu’nun yine inanca dayalı bir maksatla kullanımı yönünde çalışma başlatılıyor ve sinagog, bundan sonraki ömrünü camii olarak sürdürüyor. Eski sinagogun vaktiyle hanımlar için kullanılan ikinci katı da bugün Ramazan gelenekleri adına Müslümanlar için kullanıma açılmış.

 

Kitapta Salzmann’ların yaptığı araştırmalarda tanıştığı Çorlu yerlisi Ahmet Çiçek’ten öğrendiğimiz kadarıyla, vaktiyle Çorlu’da yaşayan Musevi kasaptan da, ‘iyi tüccar’lığın sırrının ‘hem ucuz, hem iyi’ et satmakta yattığını keşfediyoruz. İkili bu arada, 16 – 17’nci Yüzyıl’dan kalma bir Musevi Mezarlığı da keşfediyor.

 

Kitabın keşfe çıktığı 1980’ler Tekirdağ’ında da benzer bir manzara var. Bir asır önce 600 kadar Musevînin yaşadığı kentte araştırmalar yapan ikilinin bize tanıttığı iki önemli figür, fotoğrafları ve sözleriyle tanıştığımız Musevi ileri gelenlerden, Mordo Funes ve Nesim Jak Barokas. ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi / Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının ilgili sayfalarından, Türkiye’yi Avrupa’ya bağlayan E – 5 otoyolunun inşası sırasında, güzergâh üzerinde kalan tarihi sinagogun da yer değiştirdiği bilgisini ediniyoruz. Kitabın oluşum sürecinde, tanıtılan bu saygıdeğer iki Musevi de, evlat ve torun hasretiyle büyük şehirlere göç ediyorlar. Kitapta tanıştığımız nice değerli çehreden biri de, peynirlerinin üzerine gururla kendi ibarelerini, ‘I.N.M. Balkan’ başlığıyla şablonlayan peynir üreticisi Magriso ailesi. Ailenin yaşadığı Kırklareli’ndeki Yunan mimarisi izleri taşıyan sinagog, o dönemde yalnız Şabat ayinleri için açılıyor.

 

Çeyrek asrı aşan bir hafıza ve emeğin delili olan çalışmada, 12 Eylül rejiminin izlerini de bulmak mümkün. Öyle ki, kitabın yazarları bir ara sivil polislerce takip ediliyor, gözaltına alınıyor ve serbest bırakılıyorlar. Ancak belgesel – kitap projesinde kendilerine eşlik eden Macar Szabo Gabor, o dönemde sınırdışı ediliyor.

 

Büyük oranda Musevinin yaşadığı Edirne de, kitapta önemli bir yer tutuyor. Osmanlı Padişahı 1nci Murad döneminde ciddi bir öğrenim merkezi olan kentte, yalnızca 1903’te sayısı 13 olan sinagogların yangında kül olması, bölgede yaşayan Musevîlerin sayısı hakkında bize önemli bir ipucu sağlıyor. Yazıldığı dönemin bulgularına göre, Edirne’de bugün için yalnızca birkaç yerleşke ve 19ncu Yüzyıl’dan kalma bir sinagog ayakta. Bu kapsamda, 1900’e kadar kentte 20 – 25 bin arasında Musevi’nin yaşamını sürdürdüğünün de altını çizmek gerekiyor. 1984’e gelindiğinde ise bu rakam 48’e kadar düşmüş.

 

Kitabın okurlara takdim ettiği önemli kişiliklerden biri de, 82 yaşındaki Yuda Romano. Romano, Nazi rejiminin Türkiye’de de rüzgârının hissedildiği günlerde, cemaati Nazi zulmünden korumak için önemli bir köprü vazifesi üstlenmiş. Yine, ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi // Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabındaki ‘film gibi’ karakterlerden bir tanesi, 72 yaşındaki Edirneli Doktor Yasef Bayar. Bayar’ın yaşamöyküsü, Edirne’nin yerlisinin kendisine güveni ve doktorun yaşam sevinci, tek kelimeyle ibretlik. Bu arada Bayar’ın iki erkek evlâdını da ABD’de tıp amaçlı olarak yetiştirdiğini önemle vurgulayalım.

 

‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi // Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının Biga yarımadasına odaklanan bölümündeki hava da, şu ana kadar ortaya koyduğumuz iklimden pek farklı değil. Kitabın hazırlandığı 1980’ler döneminde bölgedeki Yahudi cemaatinin sayısı 11. 50 yıl kadar önce bu sayı 500’e dek varıyor.

 

Aynı bölgedeki mücevher değerindeki karelerden ikisi ise, Çanakkale yöresinde yer alan tekstil esnafı Yusef Azuz ve Davit Kohen’in sarraf dükkanıyla ilgili olanları. Bölgeyle ilgili dikkat çekici bir diğer yaşamsal ipucu, İlya Haliyo’nun imzasıyla inşa edilmiş tarihi Aynalı Pasaj. Bu küçük esnaf mekânı, vaktiyle bölgede ne kadar Musevi tüccar bulunduğunun da sessiz bir göstergesi. Yeri gelmişken, aynı bölge sınırlarında kalan, Manisa – Salihli yöresindeki antik Sardis Sinagogu kalıntılarının da, Salzmann’ların haklı tespitleri ışığında, muhteşem olduğunu belirtelim.

 

Türkiye’deki Musevi kültür mirasının önemli delillerinden birini de, Manisa Belediyesi’nin ismini bir kavşağa verdiği Musevi işadamı ve hayırseveri Moris Şinasi olduğunu, ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi // Travels in Search of Turkey’s Jews”

 kitabından öğreniyoruz. Adını bu hayırseverden alan tarihi hastanenin, ayrıca içerdiği ilginç mimari ve bugün bile kullanılan nostaljik tıbbi teçhizat ile, yaşayan bir müze muamelesi gördüğünü burada vurgulamak gerekiyor.

 

Bu arada, İstanbul’daki Musevi kültürü ve mirasının, bu kitabın ana konusu olmadığının altını çizmekte fayda var. Bunun nedeni, Salzmann çiftinin, tam da bu konuya odaklanarak daha önce Sefarad Yahudileri ve İstanbul odaklı bir diğer kitaba, ‘Anyos Munchos i Bienos’a imzalarını atmış olmaları. Ancak ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi // Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabında İzmir’e, keza Ankara’ya da geniş bir yer ayrıldığını belirtelim.

 

Kitabın İzmir doğumlu müzisyen Dario Moreno’ya saygı duruşunda bulunan sayfaları arasından, Musevi tarihinde dikkat çekici bir yere sahip olan Sabetay Sevi ve Sabetayistlerin de ilgilenilen konu başlıkları arasında geldiğini anlıyoruz. İkili, yaptıkları araştırma gezisi kapsamında, Sevi’nin doğduğu ileri sürülen ve kitabın hazırlandığı esnarda bir ayakkabı atölyesi olarak kullanılan tarihi bir binayı da inceleme fırsatı buluyor. İzmir’deki dükkanlar arasında, ‘mücevher’ değerindeki tarihsellikleriyle irili ufaklı birkaç sinagogun varlığı da, bu gizemli araştırmayı daha da ilginç kılıyor. Pek çok kentte olduğu gibi, İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra İzmir’den de birçok Yahudi göç ediyor. Bunun gibi, tarihi 1890’a kadar inen Aydın Sinagogu’da, kitap vesilesiyle ziyaret ettiğimiz önemli mekânlardan biri oluyor.

 

Tire ve Bergama gibi yörelerle devam eden Ege gezisi boyunca da, ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi / Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının okura aktardığı birçok yüz, hatıra ve mekân oluyor. Bu sayfalardan, Bulisa ve Salomon Sağlamlar’ın hikâyeleri de taşıyor. 16ncı yüzyıldan kalma bir kervansaray içinde çalışan, yün, yapağı ve tekstil işiyle uğraşan Bergamalı Sağlamlar ailesi, kuşaktan kuşağa geçen fotoğraf ve anılarıyla insanı duygulandırmayı ve düşündürmeyi başarıyor. Yine bu bölümde bambaşka amaçlar için hizmet veren tarihi Bergama Sinagogu’na ait belgesel kareler de dikkate değer görünüyor. Kitabın Ege kısmı, Milas ve Bodrum gözlemleriyle neticeleniyor.

 

‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi / Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının Akdeniz haritasında ise Fethiye, Antalya, Mersin, Adana, İskenderun ve Antakya bulunuyor. Bu sayfalardan, atıl durumdaki Mersin Sinagogu’na yapılan hırsızlık eylemi ve neticelerini, Mersin’in önde gelen Musevi ailelerinden Cumartesi, Avigdor ve Strumza’ların hayat öykülerini ve fotoğraflarını keşfetme fırsatı doğuyor. Bunun gibi, Adana’daki Musevi mirasının kökleri de, 1922’ye değin uzanıyor. Kentte keşfolunan mezartaşları, bu tarihe dek iniyor. Bunun gibi, Ermeni ve Yunan kiliseleriyle bezeli İskenderun da da hatırı sayılır bir Musevi mirası zenginliği ile karşılaşmak mümkün oluyor. Arapça konuşan Museviler için öncü yerleşim merkezlerinden bir tanesi olan İskenderun ile ilgili sayfalarda, Salzmann çifti sözleri ve fotoğraflarıyla bizleri eski bir yağ fabrikası sahibi Eli Cemal’le tanıştırıyor ve okur bu kısımda, yarım asır önce 200 Musevinin bölgede yaşadığı bilgisini ediniyor. Kitap hazırlandığı dönemde ise bölgede yaşayan Musevilerin sayısı, 15’e kadar inmiş. Yazarlar, özellikle 1977’de bölgeden büyük bir göç olduğunu kaydediyor. Burada dikkat çeken detaylardan biri de, İskenderun mezarlığındaki çokkültürlü doku.

 

Tıpkı İskenderun’daki çokkültürlü doku gibi, Antakya’da da durumun aynı olduğunu, ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi // Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabından öğreniyoruz. Milattan Önce 4ncü Yüzyıl’a uzanan kültür mirasıyla, Musevilerin çok eski yuvalarından biri olan Antakya, kitabın ilgili sayfalarında işlenen kuşaklararası cemaat ve aile isimleriyle gündeme geliyor. Sinagogunun sokakları arasında dışarıdan zorlukla keşfedilebildiği bu kentte de esnaf arasındaki Musevilerin, daha çok tekstil ve kuyumculukta yoğunlaştığı anlaşılıyor.

 

Çiftin Türkiye haritasında uğradıkları Güneydoğu Anadolu Bölgesi illeri de oldukça yoğun. ‘Türkiye’nin Yahudilerini Arayış Gezisi // Travels in Search of Turkey’s Jews” kitabının bu kısmında, Batıdan Doğuya bir rotayla, Kilis, Gaziantep, Urfa, Harran, Diyarbakır, Mardin, Nusaybin ve Cizre’nin Musevi kültüründeki izdüşümleri büyüteç altına alınıyor. Bu sayfalarda, Gaziantep Sinagogu’nun taş mimarisinin gözalıcı güzelliği, kutsal Yahudi metinlerinin yer aldığı kutudaki olağanüstü el işçiliğini ve sinagogun terkedilmişliğinin verdiği kederli manzarayı paylaşmak mümkün oluyor. Sinagogun hahamı Musa da, 1980’de Gaziantep’i terketmesiyle önemli bir tarihsel detayı hafızalarımıza bırakıyor. Kitaptaki tarihsel fotoğraflardan bir diğerini ise Kilis Sinagogu’nun bugün koyunların otladığı metruk hali oluşturmuş. Arap ve Selçuk kültüründen izler taşıyan tarihi yapıdan geri kalanlar gölgesinde, Salzmann’lar, bölgeyi son terkeden Musevilerin de 30 yıl önce bölgeye elveda dediklerini, tanıştıkları bir öğretmenin ağzından aktarıyor okurlara.

 

‘Peygamberler şehri’ olarak nam salan Şanlıurfa, kitabın özel sayfaları arasındaki yerini alıyor. Museviler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için eşit derecede kutsal öneme sahip olan kentte Hz. İbrahim’in dünyaya gelmiş olması da, buna en önemli delil olarak sayılıyor. Kitapta tanıştığımız Ali Kemal, kentin kozmopolit kimliğinin bir göstergesi gibi öne çıkıyor. Türkçe, Arapça ve Kürtçe bilen, daha sonra Müslümanlığı seçerek eşi ve 11 çocuğuyla yeni bir hayata adım atan Kemal, müşterileriyle bu dillerde ilgileniyor. Hz. İbrahim’in uğrak yerlerinden olan Harran da, ilgi çekici belgesel kareleriyle bu külliyattaki yerini alıyor. Kitap, Diyarbakır ve Nusaybin’deki Musevi izlerinin arayışıyla derinleşiyor.

 

Salzmann çiftinin kitabında İç Anadolu ve Marmara bölgelerinin de Musevi mirasını gözler önüne serildiği anlaşılıyor. Bu sayfalarda özellikle Ankara ve Bursa’daki tanıklıklar ve fotograflar, önümüze konulan büyük resmi daha bir duyarlıkla algılamamızı kolaylaştırıyor.

 

Kitapla ilgili olarak görüşlerine başvurduğumuz fotograf sanatçısı ve yönetmen Laurence Salzmann, İzmir’in eski Pazar yerinde kurulmuş tarihi Havra Sokak’taki sinagogun cemaat ve belediye eliyle restorasyonunu bize müjdelerken, bunun Dünya Kültür Mirası listesinde kalması temennisinde bulunuyor.

 

Laurence Salzmann, kitabın niçin Türkçede basılmadığı yönündeki sorumuza yanıt verirken de, böylesi bir yayım için gerekli okur kitlesinin bulunmadığını üzülerek belirtiyor ve umutla şunları ekliyor: “Dilerim bugünden 25 yıl sonraya, artık sayıları yok denecek kadar azalabilecek Museviler yalnızca birkaç bin kişiden ibaret kalmadıkça, Türkiye’ye yaptıkları katkılar anlaşılabilecektir. Onların da burada çok uzun bir tarihsel geçmişleri bulunuyor. Umarım o zaman birtakım kimseler bu geçmişi anımsamak isteyebilirler.”

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.