Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Uyanmanın vakti geldi



Toplam oy: 111
John Wyndham // Çev. Niran Elçi
DeliDolu
Genç-yetişkin türüne fazlasıyla yakın bir bilimkurgu olan Chocky, kimsenin gözünden kaçmaması gereken bir kitap, özellikle de her şeyi bildiğini iddia eden yetişkinlerin...

Hayali arkadaşlarınız olabilir. Onlarla tartışmaya da girebilirsiniz. Peki ya o hayali arkadaşlarınız dünya üzerinde şimdiye kadar kimsenin cevabını bulamadığı şeylerden bahsediyorsa ve siz daha on iki yaşındaysanız?

Oldukça sıradan bir çocuk olan Matthew’un üvey babası, onu göremediği biriyle (bir sesle) konuşurken, hatta duydukları yüzünden öfke patlamaları yaşarken bulduğunda klasik bir hayali arkadaş vakasından fazlası olabileceğinden şüphelenmekte çok haklıydı. Hangi hayali arkadaş bir haftanın neden yedi gün olduğunu, insan ırkının tekerleğe takıntısının sebebini ya da iki cinsiyet olmasının işlevsiz olduğunun farkına neden varamadıklarını merak eder ki? Chocky isimli bu hayali arkadaş, rahatsız edici derecede sıra dışıydı ve acilen ona karşı önlem almaları gerekiyordu. Çünkü kimse kendi anlamadığı şeyleri merak eden kişilerden hoşlanmaz. Kimse bize kendimizi aptal hissettiremez.

Chocky üzerinden şaşkınlığı attıkça, okur olarak bizler de tıpkı Matthew gibi cevaplarını daha önce düşünmediğimiz ve sınırlı algımızın çok dışında kalan sorular karşısında afallıyoruz. John Wyndham tam da bunu amaçlıyor. Bilmediğimiz bir evrende geçen ya da günümüzde geçerliliği olmayan canlılar tarafından yaşanan bir kıyamet senaryosu yerine odak noktasına okuyucuyu oturtuyor. İnsan zihninin tüm reddedişlerini Matthew’un anne ve babasıyla birlikte haykırırken, zihnimizin ardında minicik bir ses fısıldıyor: “İmkansızı eledikten sonra elinde kalan şey gerçek olmalı.” İster istemez kendimize dönmek zorunda kalıyoruz.

 

 

Bildiğiniz düşmanlardan değil


Yazar John Wyndham’ın belki de en güçlü özelliği, kendimizi yakın hissettiğimiz gerçekçi karakterlerle oluşturduğu o harika diyaloglar. Yazarın Triffidlerin Günü isimli kitabında da aynı özellik göze çarpıyordu. Bilimkurgu dünyasına inat, sanki olaylar kapımızın hemen önünde cereyan ediyormuşçasına okuyucuyu avcunun içine alan da bu olsa gerek. Medyanın çarpıtmaları, geniş ailelerin bitmek bilmez kıyaslamaları, bilim uğruna yapılabileceklerin sınırsızlığı, her işe burnunu sokan kasabalılar; fazlasıyla gerçek ve fazlasıyla esprili. Tabii bir de sürekli vurgulanan ifade yetersizlikleriyle yazar gerçek ustalığını ortaya koyuyor.


Chocky’nin de en büyük problemlerinden biri, anlatmak istediklerini karşılamayan “dil sorunu.” İnsan ırkının gelişiminin en temel sınırını dil oluşturur. “0” rakamının kullanımıyla beraber matematiğin çağ atladığı ya da Yunan metinlerinin çevrilmesiyle gelen Rönesans düşünüldüğünde, yetersiz bir dilin ne kadar kısıtlayıcı olduğu anlaşılabilir. Aslında bilgi evrende serbestçe salınırken biz de en az Matthew kadar ne yapacağını bilmez bir haldeyiz. Hâlâ tüm teknolojik gelişimimiz tekerlek fikri üzerine kurulu ya da günlerimizi 5000 yıl öncesinin ay döngüleri ve hasat takvimleri doğrultusunda yaşıyoruz. İşin acı tarafı ise, bunu bize başkası söylediğinde bile hemen idrak edemememiz. Bilim, gelişme, ilerleme, inovasyon gibi büyük lafların ardına sakladığımız cehaletimizi yüzümüze vurmalarını istemiyoruz.

Yazarın bu son romanıyla insanlığın bilinmeyene duyduğu -kimi zaman manasız olan- korkuyu ele alması çok da şaşırtıcı değil. İlerlemeyi sağlamak bilim insanlarının göreviyken, onların yolunu aydınlatmak da sanatla uğraşanlara düşer her zaman. Bunun için bilimkurgu klasiklerine, Geleceğe Dönüş’e, Uzay Yolu’na ya da Jetgiller’e bakmak yeterli. İmkansız görünen görüntülü konuşma ve herkesin heyecanla beklediği uçan kaykaylar artık var! Chocky’nin bize yönelttiği sorulara biraz dikkat edersek çok fazla şey öğrenebiliriz. Evrende dünya dışı varlıkların kullandığı bir enerji mutlaka olmalı; yapmamız gereken tek şey, bir çocuğun açık fikirliliğiyle bakabilmek.

Anlatıcı olarak da Matthew’un babasının seçilmesi bu noktada devreye giriyor. Annenin aşırı duygusallığı, Matthew’un şaşkınlığı ve Chocky’nin üstenci tavrıyla değil, mantığın ve sağduyunun sesi olan David’in çabalarıyla her şey gün yüzüne çıkabilir. Çünkü bizler zeki varlıklar olmamıza rağmen, hantal ve geçmişe bağlıyız. Daha özgür olanlarımızın ilhamından faydalanarak bilinmeze ulaşabiliriz.

Genç-yetişkin türüne fazlasıyla yakın bir bilimkurgu olan Chocky, kimsenin gözünden kaçmaması gereken bir kitap, özellikle de her şeyi bildiğini iddia eden yetişkinlerin.

 

 

 


 

 

 

Görsel: Nihan Sarı

 

SabitFikir arşivinden ek okuma: Uygarlığın arızaları

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.