Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Zaman hakkında bazı mühim masallar



Toplam oy: 467
Aykut Ertuğrul'un iyiden iyiye kendisini belli eden üslubu İki Dünyanın Ustası ile iyice katmerlenmiş gibi görünüyor. Farklı biçim denemelerini özgün bir terkibe kavuşturması dikkat çekici.

Gelecek içimizde tatlı bir uyku çekmektedir de, geçmiş nerededir? Unutuşun tunç kapısını zorlayan hatıralar, nereye gitmek istemektedir? Zamanı genişletip daraltan, bazen bir çembere bazen de tek bir noktaya benzeten nedir? Bir kişinin dilinden nasıl olur da insanlığın o uzun hikayesi dökülür? Belki de fevkalade büyük bir hikayenin içinde yaşıyoruzdur. “Geçiniz efendim, bunlar felsefi sorular, burada edebiyat katından lafımızı sürüyoruz,” diyebilir pekala biri. Nedir, masallar bu soruları hatırlatmak içindir.

 

Aykut Ertuğrul’un üçüncü öykü kitabı İki Dünyanın Ustası, zaman üzerine çokça söylendik meselleri başka gözlerle, özge bir eda ile dile getiriyor. Bir anlatı biçimi olarak masal, Ertuğrul’un kaleminde şairane bir peşreve, ciddi bir nükteye, güldüren bir trajediye dönüşüyor.

 

Kuyruğunu ısıran yılan misali, sonsuz bir döngüye dönüşen hikayeye biz modern okurlar Borges’le aşinalık kazandık. Borges ise o devasa kütüphanesinde doğrudan klasik metinlerden gıdalanıyordu şüphesiz. O yüzden yalnız Ertuğrul için değil, Borgesyen dediğimiz tüm yazarlar için başka kavramlar da aramamızın vakti gelmiş gibi duruyor. 

 

Zaman yolcusunun el kitabı


İki Dünyanın Ustası’nın en ilginç bölümü “Sandık Üçlemesi.” Buradaki öyküleri zaman yolculuğu temalı öyküler kategorisinde değerlendirmek eksik kalacaktır. Sandığını dünyayı kurtarmak için kullanan adamın hikayesi hem bir Hollywood parodisi hem de tadında bir kara mizah anlatısı olarak okunabilir. Sandığıyla hayatının en kötü anına yolculuk yapmaya yazgılı adamın hikayesi ise önemli olanın biçim değil, anlattığın hikaye olduğunu tekrar tecrübe ettiriyor bize. İdeal bir kahraman değil de sıradan birinin sandık vasıtasıyla kendisinden bir kahraman çıkarma çabası ise tam seyirlik bir cümbüş. Adamımız Necati’yi dinleyin hele bir: “O kadar film seyrettim. Doctor Who’nun yılbaşı özel bölümlerini bile izledim. (Allons-y Alonso!) Şu zaman yolculuğu meselesinde hâlâ çözemediğim noktalar var.”

 

Nihayetinde, tecrübeli bir sandık yolcusu olsa da, insanın zaman hakkında bildikleri pek sınırlı. Yine de Aykut Ertuğrul’un öyküleri meseleye başka bir yerden bakmayı becermiş. Hülasa, “Sandık Üçlemesi” benim diyen zamanda yolculuk öyküleri okurunun bile yüreğini kabartacak cinsten.

 

Suyu iyi verilmiş bir kılıç


Aykut Ertuğrul’un iyiden iyiye kendisini belli eden üslubu İki Dünyanın Ustası ile iyice katmerlenmiş gibi görünüyor. Farklı biçim denemelerini özgün bir terkibe kavuşturması dikkat çekici. Nitekim postmodern anlatı tekniklerinin kullanıldığı öyküler, bizatihi tekniğin öne çıktığı, hatta tekniğin öyküyü ele geçirdiği metinlerin enflasyonu her tarafımızı sarmıştı. Tekniğe teslim olmadan, onu istediği gibi eğip bükebilen bir yazar Ertuğrul. Konu seçimlerinin de geniş bir yelpazeye yayılması, kendi içinden çıkıp dışarıyı da görebilen, dışarının sesini dinleyen öyküler yazmasını sağlıyor. Genelde öykülerdeki karakterlerin tek sesli olmasından yakınırız. Ertuğrul, her karakteri için özgün bir ses bulmayı başarmış. Mizah bahsinde de, malumunuz çeliğe verilecek suyun miktarı çok önemlidir. Kılıcı keskin ve dengeli yapan bu suyun miktarıdır. Bu bakımdan, Ertuğrul’un öykülerinde suyu iyi verilmiş bir kılıcın sesi duyulur.

 

 


 

 

* Görsel: Akif Kaynar

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.