Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Felsefe

Felsefe

BİR TECESSÜS OLARAK TARİHSEL SOSYOLOJİ



Toplam oy: 103
Elisabeth Özdalga
Doğu Batı Yayınları

"Tarihsel sosyoloji, geçmiş ile bugün arasındaki ilişkiye evrensel gelişim şemaları giydirmeye çalışma meselesi değildir. Yalnızca bugüne bir tarihsel arka plan tanıtma meselesi de değildir. Bir yandan kişisel faaliyetler, diğer yandansa toplumsal örgütlenme arasında, zaman içinde bilinçli bir biçimde inşa edilmiş olan ilişkiyi anlamaya dönük bir çabadır. Tarihsel sosyoloji, sürekliliğe sahip olan bu inşa sürecini toplumsal çözümlemenin odak noktası haline getirir."
PHILIP ABRAHAMS - HISTORICAL SOCIOLOGY


90’lı yıllardan itibaren ülkemizde de etkisi hızla yayılan disiplinlerarasılık meselesinin odak noktalarından biri olan Tarihsel Sosyolojiyi konunun mimarlarından Philip Abrahams böyle tanımlıyor. “Ne tarih ne sosyoloji ya da hem tarih hem sosyoloji” olarak tanımlayabileceğimiz bu yaklaşımın kaynak kitaplarından birisi olan Elisabeth Özdalga’nın “Tarihsel Sosyoloji” isimli eseri Doğu- Batı yayınları tarafından dilimize kazandırıldı.

1946 Göteborg (İsveç) doğumlu olan Özdalga, Göteborg Üniversitesi'nde sosyoloji öğrenimi gördü, doktorasını da orada yaptı. 1983'ten beri ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde öğretim görevlisi olan Özdalga’nın öğrencilerine verdiği bir dönem ödevi ile başlayan bu çalışma, Türkiye’de yapılan basılı ilk atölye çalışması olarak önümüzde duruyor. Türk bilim insanları ile mülakatlar fikrinden beslenen çalışma, içindekiler aracılığıyla da tarih ve sosyoloji arasında ortak bir tasavvurun yerleşmesine yardımcı oluyor aynı zamanda.

Tarihsel Sosyolojinin bilimsel literatürde bir tasavvur oluşu ve mirasının sürekli canlı oluşu fikrinden yola çıkan Elisabeth Özdalga’nın bu kaynak çalışmasının önsözü dört ana bölümden oluşmakta. Önsözün ilk bölümünü disiplinlerarası her alanda mevcut bulunan tanımlama eksikliğine ayıran Özdalga, bu bölümde tarihsel sosyolojiye ve bu bütünü meydana getiren tarih ve sosyoloji disiplinlerinin bilimsel literatürdeki tanımlamalarına yoğunlaşmakta. 

“Hem tarih hem de sosyoloji disiplinlerinin araştırma alanları toplumlar ve toplumları oluşturan bireylerdir. Bu iki disiplin arasındaki klasik ayrım, tarihin somut olaylardan oluşan uzun ya da kısa zincirleri incelediği, sosyolojinin ise yapılar ve değişim üzerine genel, kuramsal açıklamalar ürettiği fikrine dayanır” diyen Özdalga, bir sonraki bölümde ise bu disiplinin gelişim evrelerini ve bu alandaki önemli isimlerin katkılarını anarak okuyucuya rehber notlar sunuyor. Tarihsel sosyoloji alanındaki önemli isimlerden; Philip Abrahams, Peter Burke gibi bilim insanlarının çalışmalarına ayrılan bu bölüm, sosyoloji ve tarih alanı ile ilgilenenlerin vazgeçemeyeceği bir kaynak oluşturmakta. Bilimsel literatürde sürekli bir problem olarak tanımlanan “Tasavvur Olma” fikri ise önsözün ilerleyen bölümlerinde ayrıntılı olarak incelenmekte. Son bölümde ise tarihsel sosyoloji alanında yapılan çalışmaların dökümüne yoğunlaşan Özdalga, bu biyografik bölümde literatüre hatırı sayılır katkılarda bulunan; C. Wright Mills, Elias Canetti ve Marshall Hodgson isimlerinin eleştirel bakışlarına yer vererek tarihsel sosyoloji hakkında herkesin aynı düşünmediğinden ve bu durumun da bu disiplini bir tasavvur olma fikrine yaklaştırdığından bahsetmekte.

Kitabın ikinci bölümü olarak tanımlayabileceğimiz “Türk Bilim İnsanı ile Mülakatlar” kısmı ise; bu zamana kadar popüler olmadıklarından isimlerini pek duymadığımız ama yaptıkları çalışmalarla bu disipline önemli katkıları olan kişilerle yapılan röportajlara ayrılmış. Bunlardan ilkini kendine özgü disiplinlerarası bakış açısı ile “Osmanlı Uçurumu” nun içine bakmaya cesaret etmiş ve baktığını anlama ihtiyacı ile çok değerli çalışmalara imza atmış Mehmet Genç ile yapılan mülakat oluşturmakta. Osmanlı örneği üzerinden tarih, sosyoloji ve iktisat alanlarına disiplinlerarası bir bakışla yaklaşan Genç’in röportajda yer alan açıklamaları, özellikle Osmanlı iktisat tarihi ile ilgilenenler için ayrıntılı bilgiler içermekte. Kuramın masa başında değil, sorunun tam da yanı başında yapılacak çalışmalarla yaratılabileceğinin bir örneği olarak Mehmet Genç’in eseri ve metodolojisi kitapta yer alan diğer isimlerin seçim nedenlerine de bir gönderme yapmakta kanımca.

“Tarihsel sosyoloji eşitsiz ve bileşik gelişim sürecinin kuramsallaştırılması girişimidir” diyen İstanbul Üniversitesi Sosyoloji kürsüsü öğretim üyesi Fethi Açıkel ile yapılan söyleşiye ayrılan ikinci bölüm, Açıkel’in tanımlaması ile “Geçmişe ne kadar bağlıyız?” sorusunun tarihsel sosyoloji ve modernizm ile ilişkisine ayrılmakta. Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Oktay Özel ile yapılan “Tarihçi Gözüyle Türkiye'de Tarihsel Sosyoloji” mülakatı, tarihsel sosyolojinin sosyal bilimler bağlamında Türkiye'de ve dünyadaki yerini inceleyen Ferdan Ergut mülakatı Özdalga’nın öğrencilerinin yaptığı diğer röportajlar arasında yer almakta. Sosyoloji disiplini denilince ilk akla gelen ve “Gündelik Hayatın Sosyolojisi” alanındaki görüşleri ile de adından oldukça söz ettiren Şerif Mardin röportajı ise kitabın son mülakatı olarak okuyucularını beklemekte. Mardin’in kısa bir özgeçmişine yer verilen bu bölümde, Türk modernleşmesi üzerine yaptığı çalışmalarla literatüre önemli katkılarda bulunan Mardin’in bu çalışmaları yaparken kullandığı tarihsel sosyoloji yönteminin avantajları ve sıkıntıları üzerinde durulmakta. Tarihsel sosyolojiyi bir tasavvur olarak gören ve bu disiplini bir başlangıç noktası değil, aksine araştırma sahasındaki bir tecessüs olarak tanımlayan Mardin’e göre tarihsel sosyoloji için “Böyle bir disiplin var, çalışmalarıma oradan başlayayım” demek mümkün değil. Bu yüzden de “Tarihsel sosyolojinin bir disiplini yok, sadece yapmanın stilleri var”
   
Bu cümlesiyle Kitabın amaçladığı yaklaşımın bir cümlelik özetini veren Şerif Mardin, eserde yer alan diğer araştırmacıların da sözcülüğünü yapıyor aynı zamanda. Tarihsel sosyoloji stillerinin birden çok olduğunun ve her araştırmacının bunlardan bir veya birkaçını kullanarak hatırı sayılır sonuçlara ulaşabileceğinin ispatı olan bu yapıt, kendisi de tarihsel-sosyolojik bir bakıştan beslenmekte. Tarih ve sosyoloji alanlarında çalışan akademisyenlere ve bu konuya merak duyan okuyuculara geniş bir konu ve perspektif yelpazesi sunan Elisabeth Özdalga’nın Tarihsel Sosyoloji isimli eseri, disiplinlerarasılık meselesine bakışta Türkiye'de var olan önemli bir boşluğu da doldurma niyeti ile okuyucularını bekliyor.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Felsefe Yazıları

“Ve bugüne kadar istisnasız bütün devletlerin... nihai amacı olan ebedi barış, kötü savaşları bitirmemizi ve kendisine ulaşmak için en uygun görünen (belki de bütün devletlerin tek tek ve tümden cumhuriyetleşmesini sağlayan) bir anayasa kurmamızı talep eder.

“Girit’e kaçmak, Girit’te yaşamak, Atina’da ölmenin alternatifiydi. Fakat Sokrates Atina’da ölmeyi seçti. Sokrates, Girit’e felsefeyi sokmak uğruna yaşamını korumaktan ziyade, Atina’da felsefeyi korumak uğruna yaşamını feda etmeyi tercih eder. Eğer Atina’da felsefenin geleceğine ilişkin tehlike o kadar büyük olmasaydı, Sokrates, belki de Girit’e kaçmayı seçerdi.

“Sanat eleştirisi öğretmekle geçirdiğim uzun yıllar beni şuna ikna etti ki, bir imgeyi değerlendirmenin en iyi yollarından biri onu gözlemlemek ve üzerine düşünüp konuşmaktır. Sanat eleştirisi bunu gerektirir ve bu kitabın derdi de bu.

“Fotoğraf felsefesinin amacı, insan ve aygıt arasındaki mücadeleyi fotoğraf alanında ortaya çıkararak, sözkonusu karşılığa olası bir çözüm aramaktır”

“... nesnelerin beni (özgür bir varlığı) nasıl etkilediği asla anlaşılır şey değildir. Ben yalnızca nesnelerin nesneleri nasıl etkilediğini kavrarım. Ama ben özgür olduğuma göre (ve ben, kendimi nesnelerin bağıntısı üzerine çıkarıp, bu bağıntının kendisinin nasıl olanaklı olmuş olduğunu sormak suretiyle olanım), ben asla hiçbir şey, hiçbir nesne değilim.

Söyleşi

Cüneyt Cebenoyan ile söyleşi: "Sinema eleştirisi de edebiyat sayılabilir"

 

Ayşe ÇAVDAR

 

ŞahaneBirKitap

Mitpunk. Yani edebiyatta yeni bir eğilimin, yeni bir arayışın adı. Bir bileşik kelime; mit ve punktan geliyor. Kendi hikayelerini kaybetmiş, mitlerini unutmuş bir çağın yarattığı yeni mitler ile punk kelimesinin hırpaniliğini, kırılmışlığını, öfkesini içeriyor. Bakmayın siz kulağa çok alafranga çok marjinal geldiğine. Birbirine eklenen bu iki kelime, postmodernizmi fısıldıyor.

FikriSabit

Çok sevdiğiniz yazar, bir gün berbat bir kitap yazarsa, sakın şaşırmayın. Nedeni pekala siz olabilirsiniz. Nasıl mı, açıklayayım...

Hiç unutmam yıllardan 1994. Günlerden, Orhan Pamuk'un Yeni Hayat'ının yayımlandığı ilk gün. Taksim'de iki kişiden birinin elinde Yeni Hayat var, diyorlar. Evet, mübalağa ediyorlar biraz ama kızılca kıyametin koptuğu doğru. Kopuyor çünkü Orhan Pamuk, edebiyat okurunun sularından çıkıp çoksatar yazar olma yoluna giriyor o gün iyiden iyiye.