Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Eleştiri Arşivi

En çok okunanlar  

Eleştiri


Aşk kıyameti

Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir.


Yuvaya dönüş

İnsanın doğadan gitgide uzaklaşarak mahkum olduğu modern yaşamı hedef alan, o modern yaşamın mağduru bireyi merkeze koyup onu yiyip bitiren sisteme hunharca saldıran ve nihayetinde kahramanımızı doğayla buluşturan neredeyse bütün hikayeleri seviyoruz.


Nabokovca söylemek gerekirse...

Nabokov’u okumak için okumayı bilmek yeterli değildir, aynı zamanda “Nabokovca” da bilmek gerekir! Bilimsel Rus zekasıyla İngilizcenin dil cambazlığını yoğurduğunuzda, ortaya Nabokovca çıkar. Alışık olmayan bünyede rahatsızlık yaratan Nabokov’un, okurları ilk etapta Nootropic ilaçlara yönlendirmesi muhtemeldir.


Bitmeyen can pazarı

Gerilim türünü sevenlerin alışık olduğu belli ritimler vardır. Sayfalar boyu süren kovalamaca ve/veya gizemi, bulmaca misali çözme süreci. Sürekli yüksek seviyede tutulan adrenalin duygusu; hikayenin en önemli yerlerinde okuru bekleyen ters köşeler; olay nihayete vardığı zaman yaşanan rahatlama...


Mutlu aşk yoktur

Hikmet Hükümenoğlu, Körburun’daki uzun ve hacimli anlatısının ardından Aşka İnanmayanlar İçin Aşk Öyküleri ile kısa formlarla da nelerin başarılabileceğini gösteriyor; çağdaş Türk edebiyatı adına yüz akı bir öykü kitabı.


Zemin kat ailesini tahrik etmek

Aile kimimiz için yıkılmaz kale, kimimiz için mutlaka yıkılması gereken ama yıkıldığında da altında kaldığımız koca bir yapı. Neden bilmiyorum ama bütün anlatısı kusursuz olan bir ailenin içerisinde bile bir sorun varmış gibi geliyor bana. İnsan sonuçta hatırladığı kadarıyla ya da biçimiyle kendi hikayesini yeniden yazabilme yeteneğine sahip.


Eve dönmenin iki yolu

Geçtiğimiz yüzyılda yaşamış herkesin bir Dünya Kupası anısı olduğunu varsayabilir miyiz? En güzel ve bununla birlikte mutlak küreselliğe en yakın oyun olmakla övünen, kürenin her noktasına nüfuz ettiğinden emin görünen futbolun dört yılda bir tertiplenen görkemli seyirliğinden bahsediyorum.


Gerçeğin halkaları

Bir tiyatro oyununu sahneleyen aktörü konu edinen bir film düşünün. Şimdi de buradaki gerçeklik katmanlarını: Oyunun, filmin ve izleyicinin olmak üzere en az üç katmanımız olur. Bunun içine rüyalar, hayaller ve hatıralar da dahil edildiğinde giderek çoğalan ve içinden çıkılamaz bir hal alan bir gerçeklik karmaşasıyla karşı karşıyayızdır.


Bir fabrika cinnet getirirse ne olur?

Philip K. Dick (1928-1982), Elektrikli Düşler’de bir araya getirilen öykülerinde güç, biyopolitika, hafıza, söylem, bireyleşme gibi çok mühim kavramları yarattığı dünyalarda ufak ters köşelerle anlatıyor. Yüzde 99’u tanıdığımız, yaşadığımız dünya gibi çalışan bir evrene yüzde birlik zekice bir dokunuşla sorgulamadığımız pek çok kavramı çalkalayıp geri bırakıyor.


İnsanı tanımak

Alberto Manguel, edebiyata, tarih boyunca yazılmış olanlara, dünyanın geneline, insanlık haline karşı derin ilgisiyle, kıvrımlı, oyuncu, zengin yazı diliyle çağımızın önemli denemecilerinden biri. Borges’le, ömrünün başında (Borges’e kitap okuyarak) ve sonunda (Arjantin Milli Kütüphanesinin başına geçerek) kurduğu ilişkiyle de, en azından biz meraklılar için, önemli bir geleneğin sürdürücüsü.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.