Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

“Bir süre sonra her şey birbiriyle bağlantılı görünmeye başlar”




Toplam oy: 967
Darmin Hadzibegovic
Yapı Kredi Yayınları

Kara Kitap’ın temel izleklerinden biridir “sır”. Hikaye boyunca kahramanımızla, Galip’le birlikte bir sırrın peşinde koşar, başka pek çok sırlara işaret eden şehrin, toplumsal kodların ve var oluşun çelişkilerinin etrafında döner, nihayetinde de hiçbir sırrın tam olarak açık edilmediği bir durumda kalakalırız. Pamuk, hikayenin bir yerinde köşeyazarı Celal aracılığıyla kahramanına yazma dersi verenleri dinler, gerçek bir sırrı olduğunu ima eder, hikayesini bu ima üzerine kurar ve yine de ne olursa olsun, sırrını bize vermez. Arayışın kendisini hikayesi kılar. Bunu yaptığı için de, bunu çok iyi yaptığı için de, büyüler bizi. İşte bu yüzden Kara Kitap’ın Sırları adını gördüğümde alıp hemen büyük bir hevesle çevirmeye başladım kitabın sayfalarını.

 

Burada elbette ki küçük bir oyun var. Hikayenin sırrını başka bir kitap aracılığıyla vermeye kalkmıyor yazar. Kara Kitap’ın yazım aşamalarından küçük bilgiler sızdırıyor sadece. Orhan Pamuk’un bir yazar-kahraman olarak yaşamaktan, yazara kahramanlık vurgusu veren anektodları aktarmaktan hoşlandığını biliyoruz. Dolayısıyla bir roman nasıl yazılır, hangi aşamalardan geçerek sona ulaşılır, nelerden etkilenilir, neler bilerek veya bilmeyerek gözden çıkarılır, göze alınır, sorularına cevap arayan bir kitapla karşı karşıyayız. Pamuk, yine biliyoruz ki, dolma kalemle elde yazan bir romancı. Kara Kitap’ın Sırları’nın büyük bir bölümü de yazarın elinden çıkma müsveddelerle, çizimlerle, karalamalarla, aldığı notlarla dolu.

 

Neden Kara Kitap?

 

 

Peki neden yazarın bir başka kitabı değil de Kara Kitap? Bu sorunun pek çok yanıtı var şüphesiz ama başta da değindiğim sır ve arayış izleği, romandaki imge zenginliği ve okuyup bitirdikten sonra hikayeden bize kalan en önemli soru, bu sorunun da yanıtı gibi: Bir romanın dünyası nasıl bir dünyadır? Füsun Akatlı’nın buna verdiği çok güzel bir yanıt mevcut:
Kara Kitap’ta, gittikçe küçülen, sarmallaşan dairelerin yolunu izleyerek içine girilen dünya, ne o, ne öbürü –ne Galip’inki, ne Orhan’ınki-, bir yazılı dünyadır. İşaretlerle ve işaretlerden örülmüş, imi ime ekleyerek, bir (ya da birkaç) ipi kesip düğümleyerek, böylece ipuçlarını çoğaltıp çeşitlendirerek ve adeta onlardan bir ağ dokuyarak oluşturulmuş bir dünya Kara Kitap’ınki. Galip vesile, Rüya vesile, Celal (ve yazıları) vesile.” Pamuk bize çözümlememiz için o kadar çok soru, işaret, imge verir ki, neredeyse sırrı bulacağımızı, bir romanın dünyasını anlayacağımızı sanırız. Romanın sırrı belki de bu sanmadır işte.

 

Kitabın sayfalarında gezinirken ister istemez beni en çok etkileyen, yıllar öncesinden aklımda kalan bölümleri düşündüm. İlk önce de Galip’in Rüya’yı sevmesi geldi. 2013’ün son yazısı, edebiyatımızdaki en şahane aşk anlatımlarından biriyle, o upuzun ‘seni severdim’ paragrafıyla bitsin o halde: “Birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikayesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o ‘ben burada değilim’ ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim; tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim; dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapandığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim; birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikaye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim; severdim seni, biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim; sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kim bilir nereye gittiğinde seni severdim…"

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Haruki Murakami’nin Türkçeye yeni çevrilen romanı Dans Dans Dans’ını Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları ve Yaban Koyununun İzinde romanlarıyla birlikte değerlendireceğim. Dans Dans Dans’la Yaban Koyununun İzinde’nin kahramanı aynı. İki roman boyunca onun başından geçmiş türlü olayları okumamıza rağmen, ismini halen bilmiyoruz.

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemine dair ilgi, Diriliş Ertuğrul ve Kuruluş Osman gibi dizilerin de etkisiyle son günlerde iyice arttı.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.