Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

   

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Son hümanistten Türk halkına serenad…




Toplam oy: 765
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap

Zülfü Livaneli, Türk entelijansiyası içinde, Türk toplumun yarattığı kanaat önderleri içinde sanki yaşayan son hümanist gibi gelir hep bana... Eserlerini, müziğini, politik tavrını beğenin beğenmeyin, ne yapsa, neye dokunsa müthiş samimi bir insan sevgisi bırakır orada; artık nicedir unuttuğumuz, varlığını bile hatırlayamadığımız ama çok, hem de çok ihtiyaç duyduğumuz bir insan sevgisi… Öyle ki duyguların ve düşüncelerin ellerimizin arasından yağ gibi kayıp gittiği bu çağda, ayağımıza takılan bir çakıl taşı gibi saf, gerçek bir hümanizma...

 

Livaneli’nin son romanı “Serenad”ı ellerime aldığımda, kitabı beğenip beğenmeyeceğimi bilemiyordum ama yazarın samimiyetinin beni kavrayacağından da adım gibi emindim. Öyle de oldu… Son lafımı en baştan söyleyeyim: “Serenad” edebi açıdan belki şahane bir kitap değil, ama toplumsal olarak acilen ihtiyaç duyduğumuz bir tür ilaç. 

 

Kahramanımız Maya Duran. 36 yaşında, boşanmış, bir oğlu var, İstanbul Üniversitesi’nde çalışıyor ve modern hayatın cümle dertlerinden hayli mustarip. Çünkü, duyarlı, akıllı bir kadın, farkındalıkları ona acı veriyor hatta daha ziyade üzerine yaşam enerjisini emen bir tür ölü toprağı seriyor. Bir tür eve dönmeyi istemek, ama evin neresi olduğunu bilememek, yolu bulamamak sendromu… Ancak Amerika’dan gelen Alman asıllı bir hukuk profesörünün, Maximilian Wagner’in, hayatına aniden girmesiyle, Maya’ya aradığı ruh evinin yolu gözüküyor. Klişe sözle, profesör kahramanımızın hayatını kökünden değiştiriyor. 

 

Max, 86 yaşında, gizemlerle dolu ve hala çok yakışıklı bir adam, bir eski zaman centilmeni. Üniversite’nin davetiyle birkaç günlüğüne İstanbul’a gelen Max’ı ağırlamak durumunda olan Maya’yı ilk önce profesörün bu özellikleri çekiyor, ancak peşlerine istihbaratçıların düşmesi olayları daha ilginç hale getiriyor elbette. Cinsel olarak değil ama insani olarak müthiş bir yakınlaşma yaşayan bu iki farklı insanın birkaç günlük tanışıklığında her ikisinin de geçmişleri, aile sırları bir bir açığa çıkmaya başlıyor. Max, İkinci Dünya Savaş’ı sırasında bir Yahudi kadına gönlünü kaptırmış ari bir Alman, bu aşk onu otuzların sonunda İstanbul’a getiriyor. Profesör belki ari bir Alman ama Livaneli’nin “Engereğin Gözündeki Kamaşma”da kahramanlaştırdığı, savaş sırasında Türkiye’ye Almanya’dan gelen Yahudi bilim adamlarıyla da kesişiyor hikayesi.  Maya ise Max’ın geçmişini deştikçe babaannesinin bir Ermeni olduğunu hatırlıyor. Anneannesinin ise Mavi Alay’dan sağ çıkan bir Kırım Türk’ü olduğunu öğreniyor... Aslında açığa çıkan şey ilginç aile sırları değil; devletlerin, iktidarların insan hayatları üzerinde oynadığı oyunlar; insan varlığını hiçleştiren, bu hiçleşmeden nemalanarak varlık bulan o devlet denen şeyin siyasi oyunları, savaşlar, tehcirler, toplu kıyımlar…   Çünkü nihayetinde profesörün dediği gibi, her iktidar öldürür, ama az ama çok, muhakkak öldürür, hiçbir iktidar masum değildir.

 

Anadolu koalisyonu

 

Sır lafı önemli,  zira “Serenad”ın ana izleği, özellikle Türk toplumun geçmişine örttüğü bir perdeyle yaşaması, hem toplumsal hem ailevi geçmişini sırlaması. Livaneli bunun nedenlerini kurcalıyor. Maya’nın hiç geçinemediği üst düzey asker olan abisinin vurguladığı gibi, Türk kelimesi bir imparatorluğun dağılmasıyla katliamlardan kurtularak Anadolu’ya sığınan insanların koalisyonunun anlatıyor. Yeni bir ülke yeni bir hayat yeni bir ulus anlamına geliyor. Hal böyle olunca da yeni hayatın devamı adına geçmişte yaşanan acılar, katliamlar bilinçli bir şekilde unutulmaya terk ediliyor. Belki Türkiye unutarak varoluşunu anlamlandırıyor. En azından günümüze kadar bu böyle geliyor. Livaneli’nin işaret etmek istediği sanırım artık varoluş tehdidine göğüs gerekerek geçmişimizle yüzleşme vaktinin çoktan geldiği. Tehlikeli bir dönüşümün eşiğindeyken, durup kişisel, kültürel ve milli benliğimize geçmişin ışığında bakmak gerektiği…

 

Bundandır ki, Maya Duran’ın roman boyunca zaman zaman okuru rahatsız eder bir şekilde her şeye yabancılaşarak bakması, olayları, çevresini bir başka yabancıya anlatır gibi aktarması. Ancak Livaneli’nin sebebini kavrayabildiğimiz bu seçimi yine de kahramanını ara ara inandırıcılıktan uzaklaştırıyor, hatta ne yazık ki aynı zamanda romanın samimiliğini, hikayenin insancıl sıcaklığını perdeliyor.  

 

Türk erkek romancıların son on beş yirmi yıldır istikrarlı bir arzuyla kadın kahraman yaratma ısrarından, kadını anlatma arzusundan Livaneli özellikle bu romanında nasibini almış. Besbelli o da yazarın cinsiyetsizliğinden yana. Ancak, kadın duyarlığını, kadın kavrayışını aktarmada diğer yazarlarımız kadar olmasa da ne yazık ki o da kalın çizgilerde kalmış. Bir kahraman olarak Maya Duran’ın davranışları değilse de, sözleri, toplumu ve insanları gözlemleme tarzı her şeye “fazla” dışarıdan bakıyor gibi. Yine de diyebilirim ki, kendimizi Maya’nın yerine koymakta, karakterle özdeşim kurmakta pek de zorlanmıyoruz. Çünkü tüm aksamalara rağmen yazar zaten hikayenin bizim hikayemiz olduğunu hissettirmeyi başarıyor, hikayenin kendi kendisini anlattığını... 

 

Sözün kısası, Zülfü Livaneli “Serenad” ile söz oyunlarına, edebi betimlemelere hiç girmeden duru, akıcı, güzel bir Türkçeyle bize bir solukta okuyabileceğimiz bir roman vermiş. Başta da söylediğim gibi her şey bir yana, yazarın kelimeleriyle bize sirayet eden insan sevgisi adına, ilaç niyetine okumalı bu romanı. Son Türk hümanistinin bize serenadı… 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder


cok akıcı okumaya başladığım andan ıtıbaren tarıhle bır yolculuk yaptım resmen o anı yasadım elimden bırakamadım bır an kendımı mayanın yerınde hıssettım ve bende olsam aynı şeyı yapardım dedım demekkkı turk kadının içinde yardımseverlık ve böyle yaşlı insanlara saygı sevgı hoşgöru her zaman kaybedılmemiş bir maneviyat hayran kaldım zaten leyla adlı romanıda okumuştum gözlerım dolarak okudum ve hislerimi okumayanlarla paylaşmak istedım

50%
50%

muhteşem bir kitap gerçekliğiyle sürükleyiciliği ile insanı denizin derinliklerine çekiyor.. zülfü bey muhteşem bir buluş bu hikaye tebrik ederim soluksuz okudum elinize sağlık..

46%
54%

Tek kelimeyle süüpeerrrr. Bir kitap

49%
51%

neredeyse utanmasam aglayacaktım kitap bittiginde.mükemmel bir hikaye gerçekten tüm emegi geçenlere teşekkür ederim.

46%
54%

Uzun zamandir böyle, sürükleyici roman okumamistim.Maya hanimi yürekten kutluyorum bir annenin yasamla mücadelesinin örnegini sergiliyor,diger taraftan oglunu kaybetmeme savasini veriyor vede müthis akilli ve dürüst birde ölümsüz bir ask hikayesini iceriyor gözlerim dolarak kitabi okudum,ayrica Zülfi bey`ede tesekkürler kendiside mükemmel bir kisilige sahip.

46%
54%

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Bu, gecikmiş bir yazı. Zira Amerikalı genç yazar Maile Meloy’un öykü kitabı Tek İstediğim Her İkisi Birden’in Türkçede yayınlanmasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti.

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Kulis

Her Şey Çölde Koşan Bir Atla Başladı

ŞahaneBirKitap

Mehmet Akif’in seciyesini en çok şu üç şey inşa etti der Mithat Cemal Kuntay: Kur’anlı ev, pehlivanlı mahalle, müspet ilimli mektep. Bu üç dayanağı anlamak, Türkiye’nin ve şiirin zeminine dair iyi bir fikir verecektir. Akif’te tarih kültürel bir miras değil. O bunu çok erken zamanda anlıyor ve Namık Kemal’in korktuğu varoluş krizinin ortasında kendisini buluyor.

Editörden

Doğu Batı sorunu yalnızca bizim edebiyatımıza özgü bir sorunlar yumağı değildir aslında, Rus edebiyatında da benzer bir tartışma söz konusudur. Bütün bir 19. yüzyıl romanı daha sonra şiddetlenecek bu tartışmanın ilk alevinin yakıldığı metinlerle doludur.