Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Şahane Bir Kitap


Şahane Bir Kitap

Yepyeni bir araştırma alanı: Nostalji ve “olmayan” geçmişimizdeki geleceği!




Toplam oy: 42
Svetlana Boym
Metis Yayınları

Gün gelir bir de bakmışsınız “nostalji hastalığına tutulmuşsunuz! İçinizde geçmiş günlere dair bir özlem, eve dönme arzusu; yoğun bir melankoli halinde çocukluğunuzun sokaklarında dolaşıp dururken buluyorsunuz kendinizi ya da eskiciler çarşısını her gün gezmeden içiniz rahat etmiyor; ilkgençlik yıllarının müziklerini dinliyor, kıyıda köşede kalmış eski hediyelerle avunup bazı mektupları tekrar tekrar okuyorsunuz... Pekala olabilir. Ancak bu dertten kurtulmak tamamen size kalmıştır, psikiyatristlere koşup kendinizi ilaçlayabilir ya da yavaş yavaş geçmesini bekleyebilirsiniz, zira çevrenizde de kimseler sizi pek ciddiye almayacaktır. Oysa bir zamanlar, bu hissettikleriniz neredeyse ölümünüze dair bir işaret olarak yorumlanırdı: Bu, dertli muhayyilenin hastalığı “beynin el değmemiş kanallarından geçerek alışılmadık yollardan bedene yayılır”, “canlı ruhunuzu” takatten düşürür, mide bulantısı, iştahsızlık, akciğerde patolojik değişiklikler, beyin iltihaplanması, kalp sekteleri, yüksek ateş derken zafiyet ve intihar! Ancak diyebilirim ki eğer bunlar başınıza 17.-18. yüzyıllarda gelseydi hemen doktora gidip kolaycacık bir tedaviyle de iyileştirilebilirdiniz: Sülükle tedavi, sıcak merhemler, midenin temizlenmesi, afyon ve o da kesmezse Alpler’e bir seyahat!

Dertli bir muhayyilenin hastalığı
Nostalji, zannedildiğinin aksine kültürel çalışmaların içinden değil,  bir hastalık adı olarak tıbbın içinden çıkmış ve 17. yüzyılda kullanılmaya başlamış.  19. ve 20. Yüzyıllara gelindiğinde şairler aracılığıyla edebiyatın alanına giren terim, günümüze yaklaştıkça siyaset bilimin ve kültürel çalışmaların içinde yer almaya başlamış. İşte Slav dilleri ve karşılaştırmalı edebiyat uzmanı, araştırmacı Svetlana Boym da “Nostaljinin Geleceği” adlı çalışmasında, nostaljinin bir dertli muhayyilenin hastalığından tedavi edilemez bir “yüzyılın hastalığı/sıkıntısı”na dönüşümünü; “romantik milliyetçiliğin pastoral sahnesinden modernliğin kent yıkıntılarına, zihnin şiirsel manzaralarından siberuzay ve uzaya kadar uzanan” son derece ilgi çekici rotasını takip ediyor.

Bugün gelinen noktada birbirinden ayırt edilen iki nostalji türünün altını çiziyor yazar: “Yeniden kurucu nostalji” ve “düşünsel nostalji”. Kültürel olarak bu ayrım biz 21. yüzyıl insanları için son derece önemli ve belirleyici. Yeniden kurucu nostalji, “yitirilmiş ev”in yeniden inşasının peşine düşer, bu arayışta kendini gelenekle ve hakikatle özdeşleştirir, komplo teorilerinden beslenir, mutlak hakikati korur. Düşünsel nostalji ise tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eski zamanları arayıp, aradığı yerlerde onu bulamamayı sevmesi, bu arayışı hikayeleştirmesi gibi, “eve dönüş” özleminin kendisini sever ironik bir biçimde; mutlak hakikati sorgular. İşte bu iki nostalji türü arasında toplumsal ve kültürel olarak gidip geldiğimiz, arada kaldığımız bugünlerde Boym için, hem teşhisi koyuyor hem de çeşitli tedavi önerileri getiriyor diyebilirim.

Kalp Hipokondrisinden teşhis ve tedaviye...
Çalışmanın “Kalp Hipokondrisi:Nostalji, Tarih ve Hafıza” adlı birinci bölümü özellikle dikkat çekici. Nostaljinin evrimleşme sürecine ışık tuttuğu bu bölümde modernlik ile nostalji arasındaki kan bağını açığa çıkarmakla, dolayısıyla da söz konusu kavramı kuramsallaştırmakla işe başlıyor Svetlana Boym.  Çiftdeğerli bu iki kavramın, modernlik ve nostaljinin, birbirlerinden beslendiklerini, birbirlerinden yaratıldıklarını işaret ediyor. Nostaljiyi, “Şairin kusurlu evi” ya da “aşkın evsizlik” olarak da tanımlayabileceğimiz modernliği özlemek, o özleyiş üzerine yeni bir hayat kurma, olarak nitelerken de “Yirminci yüzyılın sonunda nostalji üzerine düşünmek, eleştirel modernliği ve onun zamansal çiftdeğerliliği ile kültürel çelişkilerini yeniden tanımlamamızı sağlayabilir” diyor.

Yeniden kurucu nostalji ile günümüzdeki komlo teorileri ve kökene dönüş eğilimlerinin kaynağına doğru inerken, icat edilmiş “yeni” gelenekler, sağcı popüler kültürden beslenen aşırı çağdaş milliyetçilik örnekleri mercek altına alınmış “Nostaljinin Geleceğinde”. Sanal gerçekli ve kolektif hafıza aracılığıyla da sanatın ve edebiyatın alanına düşünsel nostalji aracılığıyla girilmiş. 

Çalışmanın birinci bölümünde teşhisi ve tedavi yöntemlerini ortaya koyan Boym, ikinci ve üçüncü bölümlerde şehirlere ve icat edilmiş geleneklere, sürgünlere ve hayali memleketlere uzanıyor. Günümüz şehirleri ve sanat eserleri ekseninde nostalji kavramına yeni bakış açıları getiriyor. “Nostaljinin Geleceği” tarih-kültür-felsefe bağlamında yeni bir araştırma alanı açarken, kültürel algımızın içine bambaşka sınıflandırmalar getirip, yeni estetik değerler öneriyor. Sosyal bilimler, sanat ve siyasetle ilgilenenlerin gözden kaçırmaması gereken bu çalışma, ortalama okurlar için de yaşadığımız dünyayı algılama bakımından son derece ufuk açıcı, diyebilirim. Yazarın son derece açık ve akıcı, hatta zaman zaman edebi bir tarza yaklaşan dili de okuma deneyimini kolaylaştırıyor, keyifli hale getiriyor. “Nostaljinin Geleceği”, hiç şüphesiz haftanın en şahane kitabı.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Şahane Bir Kitap Yazıları

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

“Osmanlı İmparatorluğu’nun payitahtı bir üçgen biçimindedir. İki yanı deniz tarafından çevrelenir ve korunur, üçüncüsü ise Rum imparatorların hakimiyetinde inşa edilmiş olan ve şehre karadan girişi engelleyen çift sıra bir sur ile kuşatılmıştır. Sur içinde, birbirine bitişik yedi tepe üzerine inşa edilmiş binlerce ev bir amfitiyatro gibi yükselir.

İnsan niye yaşar? Soyunu devam ettirmek için mi? Adına dünya dediğimiz maddi evrenin yasalarınca hayatta kalmak, bu çerçevede ilerlemek, yükselmek için mi? Yoksa sırra ermek için mi? Eğer öyleyse sır nedir? Bu soruya cevap vermek öyle güç ki, Bosnevi’nin 19.yy’da dediğine geliveririz hemen: “Sırrım sır olmuştur sırrım bilince”.

Psikanalist,  şair ve bir cantadora (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kimse) Calarissa P.Estés. Onu tüm dünyada olduğu gibi biz Türk okurları da muhteşem çalışması “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ile tanıyoruz.

Kahraman mitinin peşinde koşar fantastik edebiyat, insanı insan yapan boşlukların, çatlakların içine sızmaya, oradan da yaşamı var eden temiz ve yüce bir şeyler çıkartmaya çalışır. Olağanüstünü, maddesel gerçekler gibi sağduyuyla kabullenir, içinde eritir. Ortaya çıkan, büyü dediğimiz şeydir.

Auster, tam da böyle yapıyor işte. Demokrasiyle yakından uzaktan alakası olmayan, totaliter rejimlerin varlığıyla beslenen ülkesinden bizlere sesleniyor.

Daha geçen cumartesi Zizek İstanbul’dayken söylemişti, kapitalizmin demokrasiyle bağı kalmadı diye. Kapitalizmin burjuva demokrasisi getirdiği fikrinin/hayalinin artık gözle görülür bir şekilde çöktüğünü, kapitalizmin totaliter rejimlerden beslendiğinin altını çizmişti.

Söyleşi

30 Eylül 1969'da Şili Komünist Parti'den başkan adayı olan Pablo Neruda,  o tarihlerde yaptığı bir konuşmasında “Hayatımı şiir ve politika diye ayırmayı hiç düşünmemiştim,” demişti.

 

 

ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun