Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap


Arşivi

En çok okunanlar  


Yoksa Osmanlı gerilememiş miydi?

“Tarih, zannedildiği gibi masum bir malumat küpünden ibaret değildir. İçinden niyetlerimiz geçer, arzularımız, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız ve hınçlarımız geçer. Hasım cepheye yollanacak en müsait ‘bomba’lar tarih cenahında depolanır. Tarih üzerinden kendi cephemize de, karşı tarafa da yollanan mesajlar, ideoloji postanelerinin soğuk damgalarını taşır.”

 


Allah'ın krallığı

Allah'ın bir kral olduğunu hiç düşündünüz mü? Allah'ın krallığı altında yaşadığımızı? Yoksa Tanrının krallığı kavramının sadece Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa ait bir algılama biçimi olduğunu mu söylersiniz? Halil Hacımüftüoğlu, hayır diyor, “Allah'ın Krallığı” kavramının izinin İslamiyet’te de sürülebilir olduğunu belirtiyor.


Felsefeyle saadet olur mu?

Sokrates M.S. 399’da öldüğünde Platon henüz 28 yaşındadır. Sokrates Platon’u hiç tanımasaydı ne olurdu bilemiyoruz ancak bu tanışıklığın Platon’un tüm hayatını değiştirdiğinden, hatta onu büyük bir felsefeci yaptığından haberimiz var.


Beyindeki intihal hayaletleri

V.S. Ramachandran, Hintli bir nörolog. İçine doğduğu doğu felsefesi ve Hindu gelenekleri çerçevesinde ona “benlik” kavramının bir yanılsama, bir tür peçe olduğunu öğretilmiş. Aldığı Batı kaynaklı bilimsel eğitim, yaptığı çalışmalar ve türlü çeşit deneyler ise yıllar sonra ona beklenenin aksine bu “yanılsama”nın gerçekliğini işaret eder olmuş.


Osmanlı’da erotik edebiyat: Muzır neşriyattan korunmanın zararları

İslam, cinsiyet ve kültür üzerine bir denemenin sayfalarında geziniyorum birkaç gündür: “Bedeni, Toplumu, Kainatı Yazmak”. Dönüp dönüp çalışmanın adı üzerinde düşünürken buluyorum kendimi. Burada Batı kültürüyle İslam kültürü arasında çelişik gibi görünen son derece derin bir ayrım olduğunu biliyorum ve bu ayrımın kendini en çok dilde ve sanatta gösterdiğini...


Skandal, polemik ve reklam… Haftalık edebiyat gündemimiz

Elif Şafak, yeni romanıyla yine karşımızda. Mevsimsel olarak durgun geçmesi beklenilen bugünlerde, edebiyat gündemi bakımından oldukça yoğun bir haftaydı geçirdiğimiz ya, Şafak’ın romanı tabii hepsini bertaraf etti. Edebiyat haberlerinde ilginç bir ters oran var şahsen tespit ettiğim. İçinde edebiyat ne kadar azsa, haber o kadar ses getiriyor sanki. Elif Şafak’ta da hep böyle oluyor.


Yazarından satılıktır!

İçeriği ne kadar edebi olursa olsun, kendisine bir değer biçilip piyasaya sürüldüğü anda artık bir metadır kitap. Okur ise alıcı.


Anlatmak için değil, keşfetmek için yazmak…

“İçimden bir ateş geçti, öyle yazdım.” Aşağı yukarı bu sözleri kullanıyordu Latife Tekin ilk romanı ‘Sevgili Arsız Ölüm’le ilgili. Onun bu romanı daktilo başında kelimeler, cümleler ve harfler arasında hiç boşluk bırakmayarak, dosya kağıtlarını birbirine bantlayarak soluksuz yazdığını da zaten biliyoruz.


Metin metnin, yazar yazarın aynası

Birbirine ayna tutarmış gibi, birbirinin içinden kendini daha da derinleştirirmiş gibi geçen kitaplar ve yazarlar vardır. Birini okurken aklınız diğerinde kalır, birinin sayfalarını karıştırırken parmaklarınız diğerinin sayfalarını arar. Döner döner bakarsınız, araya ve aralarına ne kadar zaman girse de, sanki ikisini aynı anda okumuşçasına hatırlarsınız.

Kulis

İbrahim Tenekeci: ''Amacımız İyiyi İstikrarlı Hale Getirmek''

ŞahaneBirKitap

Denizden, denizcilikten, deniz kahramanlarından söz eden tarihî romanımız sanıldığından daha az. Diğer dönemler bir tarafa, peş peşe büyük kahramanların çıktığı 16’ncı yüzyıl hakkında yazılanlar bile bir elin parmak sayısı kadar henüz. 1487’de doğduğu tahmin edilen ve Kanuni’den bir yıl önce, 1565’te vefat eden Turgut Reis de söz konusu yüzyıla damgasını vuran deniz kurtlarından.

Editörden

Edebiyatın en güzel tarafı, insanı içinde bulunduğu halden uzaklaştırabilme kudreti sanırım. Çünkü edebiyatın büyük ve özel malzemesi insandır. “Bir küllüğün bile öyküsünü yazabilirim” diyen Çehov bile şunu çok iyi biliyordu, aslında anlattığımız küllükten çok, insanın küllükle olan irtibatıdır. Her yazar, okuruyla bir irtibat kurar.