Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Dosya


Dosya

Dedektif yazarlar




Toplam oy: 67
Peki polisiye yazarlarının sahip olduğu yetiler hayatlarına nasıl yansıyordur; mesela, onları gerçek vakalarla uğraşmaya, hatta suçları çözmeye çalışmaya itiyor mudur?

İyi bir dedektif romanından eminim herkes keyif alır; inandırıcı olduğu kadar, gizem unsuru da sağlam kurulmuş bir dedektif romanı özellikle... Ne de olsa hiçbir okur, katilin kim olduğunu anında tahmin edebileceği bir kitap okumaktan istemez. Bu sebeple polisiye roman yazarları, birer suçlu gibi düşünmeyi öğrenmelidirler. Böylesi bir yeteneğe doğuştan sahip olabilirler elbette ya da kendilerini bu uğurda “tuhaf” bir eğitime de tabi tutabilirler. İpuçları bulmak, ipuçlarının birbirlerine nasıl bağlandıklarını saptamak, insanların gerçek motivasyonlarını görebilmek… Peki zaten sahip oldukları ya da sonradan edindikleri bu yetiler, hayatlarına nasıl yansıyordur; mesela, onları gerçek vakalarla uğraşmaya ve hatta suçları çözmeye çalışmaya itiyor mudur?

 

Arthur Conan Doyle’un Dreyfus davası


Arthur Conan Doyle’un, Sherlock Holmes kitaplarının gördüğü ilginin etkisiyle insanlardan çeşitli gizemleri çözmesini isteyen mektuplar almaya başladığı bilinen bir gerçek. Conan Doyle’us bu doğrultudaki en zorlu davası, Dreyfus davası olarak anılıyor...


1908’de, varlıklı bir adam olan 82 yaşındaki Marion Gilchrist, evinde ölü bulunur. Hizmetçisi Helen Lambie’nin polise anlattığına göre, evden çalınan tek şey hilal şeklinde, üstü elmaslarla bezeli, altın bir broştu. Polis, şüpheli olarak, benzeri bir broşu satan 36 yaşındaki Oscar Slater’ı gözüne kestirdi. Satılan broşun aslında çalınan broş olmadığı ve Slater’ın masumiyeti kısa sürede belli oldu ama bu birini hapse atmak için baskı altında olan polisin, Slater’ı suçlamasına mani olmadı. Davaya önyargıyla yaklaşan yetkililer Slater’ı kısa sürede tutuklayıp idama mahkum etti. Slater, son bir çare olarak, Arthur Conan Doyle’a gizli bir mektup gönderdi.


1925’te Slater’ın mektubunu alan ve gencin masumiyetine inanan Arthur Conan Doyle, derhal kollarını sıvayıp işe koyuluyor. Maksadı, gerçek katilin kim olduğunu keşfetmekten ziyade Slater’ın masumiyetini kanıtlamaktı. Arthur Conan Doyle bu uğraşa yıllarını vakfetti. Sonunda, polisin Slater’ı suçlu göstermek için tanık ifadeleriyle oynadıklarını, olay yerindeki ipuçlarını izole ettiklerini kanıtladı ve elbette Slater da özgürlüğüne kavuştu.


Olayın ayrıntılarını öğrenmek isteyenler, Margalit Fox’un geçtiğimiz haziran ayında çıkan Conan Doyle for Defence (Conan Doyle Savunmada) kitabına göz atabilirler. Umarız Türkçesini de yakın zamanda okuma imkanına kavuşuruz.

 

 

Stephen King’in oğlu ve 44 yıllık bir cinayet


2015’te, polisiye ve çizgi roman yazarı olan Joe Hillstrom, Jaws filminin 40. yılı gösterimi için New Hampshire’daki bir sinemadaydı. Hillstrom, “çıraklığını,” zamanımızın en iyi gerilim/korku yazarı Stephen King’in yanında geçirmişti; ne de olsa kendisi, Stephen King’in oğluydu.


Hillstrom, filmin elli dördüncü dakikasında, aslında korkutucu hiçbir şeyin olmadığı bir sahnede ayağa fırladı. Bir feribottan insanların indiğini gösteren söz konusu sahnede, insanların arasında mavi bandanalı, kahverengi saçlı bir kadın vardı. Peki bu kadın Hillstrom’u neden böyle etkilemişti? Çünkü 1974’te, yani Jaws’ın çekildiği sene cesedi bulunan ve kimliği öğrenilemeyen, “Kum tepelerinin leydisi” (Lady of the Dunes) olarak bilinen kadına çok benziyordu. Aradan geçen 44 yılda kimliği tespit edilemeyen “Kum tepelerinin leydisi”nin, haliyle katili de bulunamamıştı. İşte Hillstrom kendisine ünlü Jaws filminde rastlayıvermişti, en azından rastladığını düşünüyordu.


Hillstrom’un bu tahmininin doğru olup olmadığını öğrenmek ise şimdilik imkansız görünüyor çünkü Jaws filminde oynayanları/figüranları işe alan kişi, birkaç yıl önce hayatını kaybetti. Kendisi filmde rol alan herkesin listesini tutmamış, tuttuysa bile bu liste kayıplara karışmış durumda; yoksa 44 yıllık bir cinayet çözülebilirdi belki de.

 

 

 

 

Edgar Allan Poe ve “Mary Roget’in Gizemi”


Polisiye bir kurguya sahip ilk eseri, Edgar Allan Poe’nun kaleme aldığı söylenir. Peki o zamana kadar “bilinmeyen” böylesi bir kurgu, Poe’nun aklına nasıl düşmüş olabilir? Bunu yanıtı çok basit: gerçek bir cinayetten.


1841’de, Mary adlı bir genç kadının cesedi New York’taki Hudson Nehri’nde bulundu. Her şey Mary’nin gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasıyla başlamıştı. Mary’nin o gün New Jersey’de bir akrabasını ziyaret etmesi gerekiyordu. Tesadüfe bakın ki o gece New York’ta korkunç bir fırtına koptu. Dolayısıyla Mary’nin annesi, kızının eve gelmeyişini kötü hava koşullarına yordu. Ancak pazartesi günü gelip çattığında Mary hâlâ eve gelmemişti. Endişelenen anne, Mary için gazeteye bir kayıp ilanı verdi; birkaç gün sonra da genç kadının cesedi Hudson Nehri’nde bulundu.


Polis ilk olarak Mary’nin nişanlısından şüphelendiyse de, bir süre sonra dikkatler, Mary’nin 25 Temmuz gecesi uzun boylu bir adamla görüldüğü söylentilerine çevrildi. Ne var ki, ne bu uzun boylu adamın kim olduğu bulunabildi ne de Mary’nin başına neler geldiği...


Tüm bunların Poe ile ne alakası olduğuna gelince; Mary’nin ölümü, o zamanın gazetelerine manşet olmuş ve soruşturmayla ilgili her ayrıntı makalelerde tartışılıyordu. Her şeyin sonunda soruşturmadan bir sonuç alınamaması, pek çok kişiyi derinden etkiledi. Bu kişilerden biri de Edgar Allan Poe’ydu. Poe durumu kendisi araştırmaya karar verdi. Nitekim o da kesin bir sonuca ulaşamadı. Bu hayal kırıklığını da, Mary’nin ölümünü “kurgusal dünyada” çözerek gidermeye karar verdi. “Mary Roget’in Gizemi” adlı eseri de işte böyle doğdu.



Stieg Larsson


İsveçli yazar Stieg Larsson, Millennium serisiyle tüm dünyada fenomen olmuştu. Larsson’un zamansız ölümü ile bu muazzam seri son bulmuştu (en azından Stieg Larsson imzalı olan). Lakin Larsson, yalnızca iyi bir polisiye yazarı değildi, aynı zamanda bir araştırmacı gazeteciydi. Öyle ki, yıllarını eski İsveç Başbakanı Olof Palme’nin ölümünü araştırmaya vermişti.


Başbakan Palme, 1986’de bir suikaste uğramıştı. Katilinin kim olduğu bir türlü bulunamamıştı. Larsson’un ise cinayeti kimin işlediğine dair birtakım ilginç fikirleri vardı. Vakayı araştırmaya koyulan yazar, elde ettiği kutularca belgeyi İsveç polisine bizzat teslim etti. Ancak Larsson’un bir kalp krizi sonucu erken ölümüyle birlikte, kutulardaki deliller de halka hiçbir zaman açıklanmadığı için “neler olduğunu” belki de asla öğrenemeyeceğiz.

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Dosya Yazıları

Bozkırın, insanı çağıran, hep aşina kaldığımız gizemli bir yanı var. Belki de uçsuz bucaksız bir deniz kıyısında duyduğumuz tekinsizlik de, sık orman yollarında ağaç dalları arasından göğü bulma çabamız da binlerce yıllık genetik bir hafızanın ürünü. Toprağı ayaklarımızın altında hissetmeyi, ufku görmeyi, bozkırın hikâyesini dinlemeyi istiyoruz.

Kurmaca üreten bir yazarın yeni çıkan kitabından ne bekleriz? Birden fazla cevabı var bu sorunun: Yeteneklerini sivriltmesi, bizi yeni buluşlara götürmesi ya da çok sevdiğimiz ve alıştığımız üslubuyla yeni bir hikâyeye sürüklemesi. Her okurun, her yazar için farklı cevapları vardır mutlaka. Gölgesiz Matiz hakkında bir yazıya başlarken ben de kendi yanıtlarımı arıyorum.

 

Şaşırtıcı bir ilk kitap: Alim

 

Söyleşi

100. sayımızla birlikte hazırlamaya başlayacağımız Yayınevi Hikâyeleri’nde sözü alternatif işler üreten, okurları edebiyatın özgün örnekleriyle tanıştıran sevdiğimiz yayınevlerine bırakıyoruz.

ŞahaneBirKitap

Sanat eleştirmeni, sanat tarihçisi, ressam, şair, toplumbilimci, düşünür John Ruskin, On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu eserinde sanayi devriminin sonuçlarını çevresel yönden ele alıyor.

Editörden

Ütopya fikrinin ortaya çıktığı Ortaçağ Batı’sı, insanlığa karanlık bir gelecek vaat etmesine rağmen, kendi topraklarında doğmuş “rahatsız ruhlar” eliyle her zaman temize çekildi. Birilerinin ütopyası, başka birilerinin distopyası oluyordu çünkü. Batı’nın en parlak ütopyası İngiltere’dir ve ne hikmetse ütopya dediğimiz tür de İngilizler eliyle pazarlanmıştır tüm dünyaya.