Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

2009 Yılı Türk Edebiyatı için bir değerlendirme



Toplam oy: 852

Her edebiyat ortamının bir açık bir gizli örgütlenme şekli vardır. “Gizli” denilince akla neler neler geliyor. İlk akla geleni, güç-çıkar bileşkesi içinde yürütülen faaliyetler. Kulisler, lobiler, al gülüm ver gülümcüler vb. Bilgi sosyolojisi içinde daha iyi anlayabileceğimiz büyük cemaatler de edebiyatı kendilerine uygun bir şekilde örgütlemeye çalışırlar. Buna son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanan “mahalleler”i de ekleyebiliriz. Örneğin “Cihangir” ve “Fatih” aynı zamanda edebiyatımızın da iki mahallesidir. İstanbul’da öne çıkan iki edebi cemaat olduğunu görüyoruz.

 

“Gizli” demekle benim kastettiğim bunlar değildir. Belki “derin” demeliydim, ancak şu günlerde o daha bir yanlış anlamaya elverişli. Tarihsellik içinde alttan alta bir örgütlenmeden söz ediyorum aslında. Değerlerle kendiliğinden bir örgütleniş. Doğal olması hasebiyle örgenleniş de diyebiliriz.

 

“Yunus Emre Türk Dünyası Büyük Ödülü” meselesini de bu kavrayış içinde ortaya atmıştım.

 

Bu sadece bir ödül değildir; tarihsellik bilinci içinde altında toplanacağımız bir sancaktır.

İran’da Hafız-ı Şirazi, Azerbaycan’da Genceli Nizami sancakları yakınımızdaki örneklerdir.

 

Geçen ayki yazımda Türk yazarlarının “parçalanmış kanonun çocukları” olduklarını söylemiştim. Bu parçalanmışlık, aslında daha dayanıklı olan, gizli, derin örgütlenişi giderek daha kötü tahrip ediyor. Değerler, içleri boşaltılmış olarak kapanın elinde kalıyor. Donuk akademi, donuk vakıflar, bir solukluk canı kalmış ödüller, bunların her biri bir tarafta fersiz.

 

2009 yılı böyle bir tablo. Daha doğrusu görünüm daha belirgin hale geldi.

 

Rakamlara bakarsak, onlar sanki başka bir şey söylüyor. Acaba öyle mi?!

 

Gazetelerin kitap ekleri 2009 yılında 427 romanın yayımlanmış olduğunu tespit edip, duyurdu. Bunlardan 238’i de ilk romanmış. Yıl sonu değerlendirmelerinde bu istatistik bayağı öne çıkarıldı. Peki elde ne var? Ben söyleyeyim: Medyanın desteğine mazhar olmuş, bunu bir şekilde başarmış birkaç yazar dışında hiçbir şey.

 

Edebiyat ortamımızın açık örgütlenmesi bütün verimi, tabii kendi bildiği gibi alıp bir yerlere taşıyor. Ve maalesef yıl sonu değerlendirmeleri de -çoğu diyelim- bu hareketlilik üzerinden konuşuyor.

 

Bunun bir adı var, bu durumun yani, “köpük edebiyat” deniyor. İşte 2009 yılı Türkiye’de “köpük edebiyat” yılı oldu bana kalırsa. Hatta iş o noktalara vardı ki içinde Tanpınar olmayan bir “Tanpınar Festival’i” yapıldı. Hiç kimse de yahu bu ne iştir demedi.

 

Açık örgütleniş yazarlar için bir fırsatlar alanıdır. Medya bakımından da haber imkanıdır. Fırsatlar ve haber birbirlerini besleyerek giderler, köpük kabardıkça kabarır. Bu döngüyü kırmamız zor. En çok şundan zor, yayıncılığımız kültür sermayesini piyasa canlılığında yapmaya çalışıyor. Doğrusu kendisi için, bu şartlarda başka bir imkan da yok.

 

2009 yılına bir de böyle bakalım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İslam’ın irfânî ve hikemî unsurları, yalnızca geçmişte değil günümüzde de dışarıdan ve içeriden muazzam bir teveccühün odağıdır. Kimileyin kütüphane raflarında görmeye alışık olduğumuz elyazması ya da matbu eserlerde böylesi unsurların varlığından haberdar olmamız, sırası geldiğinde müracaat edilsinler diye onları titizlikle gözden geçiren bazı iştiyaklı ilim adamları vesilesiyledir.

Bazı insanlar hayaletlerin varlığına inanır. Sadece geçmişte değil, bilimin ve teknolojinin epey yol katettiği günümüzde de hayaletlere inanan insan sayısı oldukça çok. Bu varlıkları gördüklerini yahut duyumsadıklarını iddia ederler. Bazısı daha ileri giderek parapsikolojiyle ilgilenir, ne kadar sahte bilim olarak görülse de hayaletleri bilimsel çerçeve içinde kanıtlama çabasına girer.

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.