Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Amerikan Toplumuna İçeriden Bir Bakış



Toplam oy: 5
Oscar ödüllü oyuncu Sean Penn, muhalif-aktivist kimliğine paralel olarak ilk romanı Türlü İşlerin Adamı Bob Honey’de zehirli oklarını Amerikan toplumuna ve toplumu şekillendiren siyasete hiç çekinmeden savuran bir karaktere hayat veriyor: Bob Honey.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan. Yine anlatı, roman gibi dallarda eser verenler arasında folk şarkıcısı Woody Guthrie, rockçı Nick Cave, şair müzisyenlerden Leonard Cohen sayılabilir. Dünya ve yaşam hakkında söyleyecek sözü olan bu isimler, meramlarını müzik dışında farklı yollar aracılığıyla da ifade etmeyi seçiyorlar. İyi ki de seçiyorlar, bu sayede biz de sevdiğimiz sanatçıların yaşama bütünsel bakışları sayesinde, farklı kanallarından ilham almaya devam ediyoruz.

 

Son olarak asıl mesleğinin yanında yazarlığa soyunan isim bu defa bir oyuncu: Sean Penn. Filmlerde canlandırdığı ayrıksı karakterlerle ve gerçek hayattaki muhalif-aktivist kişiliği ile dikkat çeken Sean Penn, yazdığı romanla da tutarlı tavrını sürdürüyor. Türlü İşlerin Adamı Bob Honey ile bütün çelişkileriyle, kanlı canlı bir anti-kahraman yaratıyor. Roman, Amerikan toplumuna ve toplumu şekillendiren siyasete içerden bir eleştiri niteliği taşıyor. İçerden diyoruz çünkü Bob Honey Amerika’nın bir evladı. Ancak babası ile çatışmaya giren her evlat gibi onu kıyasıya eleştiriyor. Öyle ki değişen hükümetler, Orta Doğu ile ilgili planlar ve yozlaşmış toplumsal düzen üzerinden babasına zehirli oklar savurmaktan hiç geri durmuyor.

 

“Benim dışımda herkes yanlış”

 

Bob Honey elli altı yaşında, karısından boşanmış yalnız bir adam. Ancak bu yalnızlığı içine kapanık, evinden çıkmayan bir profili düşündürmesin. Tam tersine Honey, çocukluğundan itibaren bomba üretme, fosseptik depo boşaltım sistemleri geliştirme, yüzen havai fişek platformları imalatı ve satışı gibi türlü tehlikeli işler yapıyor. Çocukluğu Amerikan işçi sınıfının yaşadığı bir mahallede geçen Honey, daha o zamandan başlayarak siyasi tarihin etkisine maruz kalıyor. Vietnam savaşının şiddetli olduğu günlerde, kapısı açık garajlarda, gencecik sahiplerini bekleyen arabaları görmesiyle acımasız dünya gerçeğiyle tanışması bir oluyor. Medya tarafından yaratılan ve sürekli değişen düşmanlar, geleceğe dair umutsuzluk, toplumun kabul ettiği ne kadar kural varsa hepsine sırtını dönmesine sebep oluyor. Honey için artık tek bir ilke geçerlilik kazanıyor: “Benim dışımda herkes yanlış”.

 

Yüksek lisans mezunu, fizik ve mühendislik dallarında donanımlı bir adam olan Honey, Amerika’nın Irak’ı işgal ettiği 2003 yılında, kanalizasyon sistemleri sektöründeki fırsatları araştırmak için Bağdat’a gidiyor. Ancak Amerika’nın şok operasyonunun farklı işbirliklerine kapı açması, işgalle birlikte bazı uluslararası projelerin devreye girmesini sağlıyor. Böylece işler Honey için de değişiyor. Adamımız türlü işlerine, markalaşmaya ayak uyduramamış ve yüksek mide gazı nedeniyle ozon tabakasına zarar verdiği düşünülen ihtiyar nüfusun ortadan kaldırılması işini de ekleyerek Bağdat’tan ayrılıyor.

 

Kapitalist dünya için pazarın genişlemesi markalaşmayla mümkündür ve bu uğurda her yol mubahtır. Dolayısıyla süreci baltalayacak her engel yok edilmelidir. Honey’e göre modern varoluşçuluğun algoritması “markalaşmak var olmaktır” cümlesinde kendini gösterir. Markalaşmanın en önemli lokomotifi ise medyadır. Medya yarattığı psikolojik manipülasyonlarla gündemi adeta pazarlar. Sonsuz maddi seçenekler dünyasında markalaşan birey manevi yönden çöker. Bu durumda beyaz adamın önünde fazla seçenek yoktur: “Ya ortaçağ anlayışı ve entelektüel yoksulluğun pasif savunucusu olacaksınız ya da en iyi ihtimalle her ikisine de bir noktaya kadar göz yuman ılımlı bir yönetime boyun eğeceksiniz. Geriye kalan tek seçenek: Müdahale”.

Batı dünyasının en vasıfsızları
Bob Honey, Amerikan yurttaşının elindeki seçenekleri olabilecek en kötü biçimde kullandığını düşünür ve öfke kusar. “Siz hiçbir zaman nitelikli bir lider istemediniz yanlış hatırlamıyorsam? Siz daima bir yıldız aradınız, büyülenmek istediniz, ayartılmak ve avutulmak istediniz. O, olabilecek en kötü aday mıydı yoksa siz Batı dünyasının gelmiş geçmiş en hadsiz, en hastalıklı ve en vasıfsız seçmen grubu muydunuz?” Üstü kapalı da olsa eleştirisinin yöneldiği hedef başkan Trump’tır. Özellikle kitabın sonunda yazdığı sert mektupla bunu açık eder. Hatta başkanı düelloya davet edecek kadar ileri gider (tweet düellosuna tabii). Honey mektubunda, Amerikan yurttaşlık bilincinin, yıllarca bütün farklılıklarıyla bir arada olmayı başaran Amerikan demokrasisinin her şeye rağmen galip geleceğine dair inancını haykırır. Nitekim sokak protestolarıyla halk bunu göstermiştir.
Hiçbir zaman tam anlamıyla olumlamamış olsa da Amerikan yaşamı Bob Honey’e göre giderek daha kötüye doğru evrilmektedir. “Din, cinsellik ve televizyon ile aptallaştırılan” nesiller, özellikle 11 Eylül saldırılarından itibaren korku toplumunun neferleri haline gelmiştir.
Bireysel silahlanma ve şiddet, siyahiler ve göçmen topluluklara uygulanan ayrımcı bakış ve bunun halk düzeyindeki yansımaları Sean Penn’in kaleminden resmedilir. Nitekim kitabın açılış bölümünde karşımıza çıkan, komşularının Honey hakkında polise yaptıkları ihbarlarda dile getirdikleri cümleler, Amerikan toplumunun geldiği tedirgin ve ötekileştirici ortamı göstermesi bakımından oldukça etkileyici.
Kitapta dikkat çeken bir nokta da, Honey’nin çıkışsız kaldığı anlarda, müzisyen Phil Ochs’ın şarkı sözlerinin devreye girmesi. Ochs, Amerikan protest müziğinin bir sesi olarak, Honey’nin hislerine tercüman oluyor. Yaşadığı toplumdan derdi olan bir isim olarak Sean Penn de yazdığı bu romanla, oyunculuğu kalitesinde -ve ilerisi için belki daha güçlübir yazar olarak Amerika’nın ve dâhi dünyanın ahvaline ses oluyor. Hem içerden hem muhalif.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.