Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Amerikan Toplumuna İçeriden Bir Bakış



Toplam oy: 27
Oscar ödüllü oyuncu Sean Penn, muhalif-aktivist kimliğine paralel olarak ilk romanı Türlü İşlerin Adamı Bob Honey’de zehirli oklarını Amerikan toplumuna ve toplumu şekillendiren siyasete hiç çekinmeden savuran bir karaktere hayat veriyor: Bob Honey.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan. Yine anlatı, roman gibi dallarda eser verenler arasında folk şarkıcısı Woody Guthrie, rockçı Nick Cave, şair müzisyenlerden Leonard Cohen sayılabilir. Dünya ve yaşam hakkında söyleyecek sözü olan bu isimler, meramlarını müzik dışında farklı yollar aracılığıyla da ifade etmeyi seçiyorlar. İyi ki de seçiyorlar, bu sayede biz de sevdiğimiz sanatçıların yaşama bütünsel bakışları sayesinde, farklı kanallarından ilham almaya devam ediyoruz.

 

Son olarak asıl mesleğinin yanında yazarlığa soyunan isim bu defa bir oyuncu: Sean Penn. Filmlerde canlandırdığı ayrıksı karakterlerle ve gerçek hayattaki muhalif-aktivist kişiliği ile dikkat çeken Sean Penn, yazdığı romanla da tutarlı tavrını sürdürüyor. Türlü İşlerin Adamı Bob Honey ile bütün çelişkileriyle, kanlı canlı bir anti-kahraman yaratıyor. Roman, Amerikan toplumuna ve toplumu şekillendiren siyasete içerden bir eleştiri niteliği taşıyor. İçerden diyoruz çünkü Bob Honey Amerika’nın bir evladı. Ancak babası ile çatışmaya giren her evlat gibi onu kıyasıya eleştiriyor. Öyle ki değişen hükümetler, Orta Doğu ile ilgili planlar ve yozlaşmış toplumsal düzen üzerinden babasına zehirli oklar savurmaktan hiç geri durmuyor.

 

“Benim dışımda herkes yanlış”

 

Bob Honey elli altı yaşında, karısından boşanmış yalnız bir adam. Ancak bu yalnızlığı içine kapanık, evinden çıkmayan bir profili düşündürmesin. Tam tersine Honey, çocukluğundan itibaren bomba üretme, fosseptik depo boşaltım sistemleri geliştirme, yüzen havai fişek platformları imalatı ve satışı gibi türlü tehlikeli işler yapıyor. Çocukluğu Amerikan işçi sınıfının yaşadığı bir mahallede geçen Honey, daha o zamandan başlayarak siyasi tarihin etkisine maruz kalıyor. Vietnam savaşının şiddetli olduğu günlerde, kapısı açık garajlarda, gencecik sahiplerini bekleyen arabaları görmesiyle acımasız dünya gerçeğiyle tanışması bir oluyor. Medya tarafından yaratılan ve sürekli değişen düşmanlar, geleceğe dair umutsuzluk, toplumun kabul ettiği ne kadar kural varsa hepsine sırtını dönmesine sebep oluyor. Honey için artık tek bir ilke geçerlilik kazanıyor: “Benim dışımda herkes yanlış”.

 

Yüksek lisans mezunu, fizik ve mühendislik dallarında donanımlı bir adam olan Honey, Amerika’nın Irak’ı işgal ettiği 2003 yılında, kanalizasyon sistemleri sektöründeki fırsatları araştırmak için Bağdat’a gidiyor. Ancak Amerika’nın şok operasyonunun farklı işbirliklerine kapı açması, işgalle birlikte bazı uluslararası projelerin devreye girmesini sağlıyor. Böylece işler Honey için de değişiyor. Adamımız türlü işlerine, markalaşmaya ayak uyduramamış ve yüksek mide gazı nedeniyle ozon tabakasına zarar verdiği düşünülen ihtiyar nüfusun ortadan kaldırılması işini de ekleyerek Bağdat’tan ayrılıyor.

 

Kapitalist dünya için pazarın genişlemesi markalaşmayla mümkündür ve bu uğurda her yol mubahtır. Dolayısıyla süreci baltalayacak her engel yok edilmelidir. Honey’e göre modern varoluşçuluğun algoritması “markalaşmak var olmaktır” cümlesinde kendini gösterir. Markalaşmanın en önemli lokomotifi ise medyadır. Medya yarattığı psikolojik manipülasyonlarla gündemi adeta pazarlar. Sonsuz maddi seçenekler dünyasında markalaşan birey manevi yönden çöker. Bu durumda beyaz adamın önünde fazla seçenek yoktur: “Ya ortaçağ anlayışı ve entelektüel yoksulluğun pasif savunucusu olacaksınız ya da en iyi ihtimalle her ikisine de bir noktaya kadar göz yuman ılımlı bir yönetime boyun eğeceksiniz. Geriye kalan tek seçenek: Müdahale”.

Batı dünyasının en vasıfsızları
Bob Honey, Amerikan yurttaşının elindeki seçenekleri olabilecek en kötü biçimde kullandığını düşünür ve öfke kusar. “Siz hiçbir zaman nitelikli bir lider istemediniz yanlış hatırlamıyorsam? Siz daima bir yıldız aradınız, büyülenmek istediniz, ayartılmak ve avutulmak istediniz. O, olabilecek en kötü aday mıydı yoksa siz Batı dünyasının gelmiş geçmiş en hadsiz, en hastalıklı ve en vasıfsız seçmen grubu muydunuz?” Üstü kapalı da olsa eleştirisinin yöneldiği hedef başkan Trump’tır. Özellikle kitabın sonunda yazdığı sert mektupla bunu açık eder. Hatta başkanı düelloya davet edecek kadar ileri gider (tweet düellosuna tabii). Honey mektubunda, Amerikan yurttaşlık bilincinin, yıllarca bütün farklılıklarıyla bir arada olmayı başaran Amerikan demokrasisinin her şeye rağmen galip geleceğine dair inancını haykırır. Nitekim sokak protestolarıyla halk bunu göstermiştir.
Hiçbir zaman tam anlamıyla olumlamamış olsa da Amerikan yaşamı Bob Honey’e göre giderek daha kötüye doğru evrilmektedir. “Din, cinsellik ve televizyon ile aptallaştırılan” nesiller, özellikle 11 Eylül saldırılarından itibaren korku toplumunun neferleri haline gelmiştir.
Bireysel silahlanma ve şiddet, siyahiler ve göçmen topluluklara uygulanan ayrımcı bakış ve bunun halk düzeyindeki yansımaları Sean Penn’in kaleminden resmedilir. Nitekim kitabın açılış bölümünde karşımıza çıkan, komşularının Honey hakkında polise yaptıkları ihbarlarda dile getirdikleri cümleler, Amerikan toplumunun geldiği tedirgin ve ötekileştirici ortamı göstermesi bakımından oldukça etkileyici.
Kitapta dikkat çeken bir nokta da, Honey’nin çıkışsız kaldığı anlarda, müzisyen Phil Ochs’ın şarkı sözlerinin devreye girmesi. Ochs, Amerikan protest müziğinin bir sesi olarak, Honey’nin hislerine tercüman oluyor. Yaşadığı toplumdan derdi olan bir isim olarak Sean Penn de yazdığı bu romanla, oyunculuğu kalitesinde -ve ilerisi için belki daha güçlübir yazar olarak Amerika’nın ve dâhi dünyanın ahvaline ses oluyor. Hem içerden hem muhalif.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.