Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Amerika'nın günahları



Toplam oy: 364
Colson Whitehead // Çev.: Begüm Kovulmaz
Siren Yayınları
Yeraltı Demiryolu, Victor Hugo'nun Sefiller’i ve Toni Morrison’ın Sevilen’i gibi kitapların açtığı yolda ilerliyor.

Kölelik, ABD’de 1700 yılında yasallaştı ama bu tarihten kaldırıldığı 1865 yılına kadar ülkedeki her eyaletin köleliğe yaklaşımı farklı kaldı. Kuzeydekiler daha insani bir tablo çizerken, en beter zalimliklerin yaşandığı yer güneydeki eyaletlerdi. Hal böyleyken, kaçmaya yeltenen her kölenin amacı da bir şekilde Kuzey’e varmak oldu. Onlar bunu başarabilsinler diye gizlice örgütlenen, çoğunluğunu özgür siyahilerin meydana getirdiği gönüllüler, yakalandıkları takdirde asılacaklarını bile bile bu kaçaklar için güvenli bir koridor açmaya çalıştılar. Kaçacak cesareti toplayan köleler onların evlerinde dinlenecek ve saklanacaktı. Bu güvenli koridor “Yeraltı Demiryolu,” kapılarını kölelere açan bu evler ise “İstasyon” olarak anılıyordu.


Colson Whitehead, tarihi bir roman kaleme almayı seçseydi eğer, Yeraltı Demiryolu’nun çerçevesini muhtemelen bu anlattıklarım çizecekti. Fakat önce Obama’nın 2016 yazı için önerdiği kitapların arasına giren, ardından Oprah’ın Kitap Kulübü tarafından işaret edilen, 2017’de Pulitzer ve Arthur C. Clarke ödüllerini alarak daha da parlayan –ve elbette çok satan– bu roman, Victor Hugo'nun Sefiller’i ve Toni Morrison’ın Sevilen’i gibi kitapların açtığı yolda ilerlese de, bize tarihi aktarmakla yetinmiyor; şayet yaşansaydı şaşırmayacağımız, kimisi sürreal birçok olayı bünyesinde bir araya getirerek yazarının dehasını ortaya koyuyor. Yeraltı Demiryolu’nu gizemli seferleri, bekleme salonları, lokomotifleri ve yolcularıyla kurgulayarak bir metafor olmaktan çıkaran Whitehead, bunları ve romandaki diğer fantastik öğeleri öyle bir başarıyla, öyle gerçekçi anlatıyor ki, tarihle arası iyi olmayan bir okur, romanın bilimkurgu eserlere verilen Arthur C. Clarke Ödülü’nü almasına anlam veremeyebilir bile.

Distopik senaryo

 

Georgia’daki bir pamuk plantasyonundan kaçan Cora’yla birlikte eyalet eyalet gezerken, yazarın her eyalet için hayal ettiği farklı bir distopik senaryoyu okuyoruz. Bir eyalette Anne Frank’a bariz bir selam göndererek tavan arasında gizlenen Cora, bir diğer eyaletteki Doğa Harikaları Müzesi’nde kölelerin yaşam koşullarını insani göstermek üzere çarpıtılmış bir sahnede konu mankenliği yaparken çıkıyor karşımıza. Ve onun haberi yokken bile, biz okurlar, ünlü bir köle avcısının yaklaştığını biliyoruz. Cora’nın peşine, yıllar önce kızını yanına alma gereği duymadan aynı plantasyondan kaçan annesi Mabel’i yakalayamamanın hırsıyla düşüyor Avcı Ridgeway; ki annesi tarafından geride bırakılmak da Cora’nın içinde kanayan bir diğer yara...


“‘Yeraltı demiryolu, çalışanlarından daha büyüktür; senin gibi insanları da kapsar. Küçük kör hatlar, büyük ana hatlar. Son model lokomotiflerimiz, köhne marşandizlerimiz, aşağıdakine benzer drezinlerimiz var. Hatlar bildiğimiz veya bilmediğimiz her yere uzanır. Aşağıdaki tünel gibi bazılarının nereye gittiğini hiç kimse bilmez.’” Demiryolunu çoğu insandan daha iyi bilen Cora’nın öyküsü, Whitehead’in güçlü kalemine hayran kalmak için bir vesile…

 

 

 


 

 

 

 

Görsel: Muhammed Ali Üzen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.