Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Arzunun sapkın halleri



Toplam oy: 821
Mehmet Erte
Yapı Kredi Yayınları
Çocukluktan, ergenliğe; ergenlikten genç yetişkinliğe uzanan bir sıralamayla yerleşiyor Arzuda Bir Sapma'nın öyküleri. Biz de her öyküye eşlik eden arzu nesnelerinin ayak izlerini takip ediyoruz.

İnsan kendisinde ya da bir başkasında neyi arzular? Yaşamı, ölümü, cinselliği, kaybı, zaferi, gücü, takdiri?  Hiçbir cevap tatmin etmiyor değil mi? Acaba insan, hep düşünülenin aksine ötekini değil de, ötekinin arzusunu arzuluyor olabilir mi? Peki istek nedir, arzudan hangi noktalarda ayrılır? İkisi eşanlamlı mıdır?

 

Fransız psikanalist Jacques Lacan’a göre istek ve arzu birbirinden farklıdır. İstek, bedenin ihtiyaçlarından kaynaklanır ve kendisine özgü biyolojik bir  işlev barındırır. İnsan arzusu ise, isteğin hem ötesindedir hem de ondan önce vardır. Bu da, arzunun isteği aştığı yani sonsuz olduğu anlamına gelir. Bu yüzden onu tatmin etmek olanaksızdır. O, her zaman söylenemez veya ulaşılamaz olana işaret ettiği için hiçbir zaman doyurulamaz. Bir amaca ulaşıldığında aslında bir şeylerin eksik kaldığı. Bu yüzden varoluşun bu oldukça çekici ve bir o kadar da karanlık odasını el yordamıyla bulup, dekore etmeye çalışmak bütün ömür boyu sürecek bir meseledir. İşte bu mühim meseleye fazlasıyla kafayı takmış bir yazar Mehmet Erte. Ve kendi gibi buna kafayı takan kahramanlar yaratmaktan da oldukça hoşlanıyor. Bunun ispatı ise Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Arzuda Bir Sapma. Erte, bu kahramanları yaratırken okura bol miktarda psikanalitik malzeme vermeyi ihmal etmiyor. Neredeyse her karakterinde ödipal bir sorunsala, otoriteyle çatışmaya, sado-mazoşist bir tavra, ensestiyöz bir tona, fetiş özne veya nesnelere rastlayabiliyoruz. Bu anlamda oldukça cesur bir kalemi olduğu söylenebilir. Sanki tüm karakterlerin kulağına Julia Kristeva’nın “Arzu, özünde sapkındır” sözü fısıldanmış gibidir.

 

 

Kitap “Tasma” adlı öyküyle başlıyor. “Tasma”, okul hayatına başlamak üzere olan bir çocuğun, sembolik düzene geçişindeki gel-gitlerini, huzursuzluğunu, ötekilerle, kendisiyle ve geçmişle kurduğu ilişkiyi konu alıyor: "Artık annemle birlikte yattığım öğle uykuları yoktu, sabahları erken kalktığım bu yeni hayat anneminkinden çok, babamın dünyasına aitti; oysa ne kadar erken uyandığım göz önünde bulundurulduğunda her zamankinden daha fazla gündüz uykusuna ihtiyacım vardı ve kendimi disiplin altına almaktan zevk duysam da babamın zalim dünyasında adımlarımın ürkekliğini daima gizlemek zorunda olmak öyle yorucuydu ki, en azından bir öğle uykusu süresince irademi annemin kalp atışlarına terk ederek onun derin soluğunun yatağında dinlenmek istiyordum."

 

Ve elbette arzularına, arzularının inşasına, arzudaki sapmalarına değiniyor: "Ansızın gözlerim yerde genç kadının çıplak ayaklarıyla buluştu. Ruhumdaki eziklik bu ayaklar tarafından ezilme arzusu yaratıyordu. Kendime etmeyi göze alamadığım işkenceyi onun ayakları yapabilirdi. Bana eziyet et, diye yalvarmalıydım ona. Yerlerde sürünmek, tekmelenmek, ezilmek için yakarmalıydım… Tüm suçlarımı cezalandırabilecek güzellikteydi ayakları..."

 

Çocukluktan, ergenliğe; ergenlikten genç yetişkinliğe uzanan bir sıralamayla yerleşiyor öyküler. Ve her öyküye eşlik eden arzu nesnelerinin ayak izlerini takip ediyoruz. Hiçbir öykü birbiriyle bağlantılı değil ancak sanki her bir öykü bizi bir diğerine taşıyor, sanki her bir öykü diğerini inşa ediyormuş gibi. Ve biz baştan sona bir çocuğun gerek annesiyle kurduğu ilişkiyle, gerekse genelev deneyimiyle sanki erkekliğinin inşası sürecine eşlik ediyoruz.  Bu erkeklik hikayelerinde, insana çok tanıdık gelen ama bir o kadar da huylandıran bir nemlilik hissediliyor. İdrar, meni, ter veyahut patlamış iltihaplı bir sivilce... Bedenin dışında mı içinde mi olduğu tam olarak kestirilemeyen arada kalmış sıvılar bunlar. Tıpkı Erte’nin ne tam çocuk dünyasında ne de tam yetişkin dünyasında var olabilen, ergenleşmiş ya da ergenliğe yazgılı kahramanları gibi. 

 

Kitaptaki öykülerin uzunluğu birbirinden oldukça farklı. Fakat bir itirafta bulunmak gerekirse en etkileyici olanlar, “Adanmış”, “Karadelik”, “Şair”, “Prezervatif”, “Lokma” gibi kısa öyküler. Lafı dolandırmadan söylemesi, okuyucuda doldurabileceği boşluklar bırakması, keskin ve duyarlı gözlem gücü ve yansıttığı tahrik edici ayrıntılar açısından...

 

Son söz ise kitabın kapağı için olsun. Mehmet Erte, aynı zamanda bir çizer. Kitabının kapak resmi kendisine ait. Kitabın adı ve içeriğiyle oldukça fetişist bir uyum içerisinde. Keşke öykü aralarında da çizimlerine rastlasaydık, eminim ki öykülerini oldukça bütünleyecek ve okuyucuya çifte haz yaşatacak görseller olurdu bunlar.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Ali Işık üçüncü öykü kitabını neşretti: Uzaklık Yaralar. Özellikle ikincisine göre bu kitabının postmodern uygulamalar anlamında daha “seyrelmiş” olduğunu gördüm. Görece daha serbest, daha sade bir anlatıma sahip Uzaklık Yaralar.

 

Yayın dünyasıyla ilişkiniz nasıl başladı?

 

İlk, orta, lise, üniversite eğitim hayatımızın kaçınılmaz bir parçasıdır tarih. Zaten Türk olanın, Türkiye’de yaşayanın öyle ya da böyle tarih bahsi, tarih bilinci ya da tarih tartışması içermeyen bir hayatı olabilir mi?

Köpekler İçin Gece Müziği’nin ilk baskısı Can Yayınları arasından 2014’te çıkmış. Yeni baskısıysa, Ocak 2020’de Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Bu arada üç baskı yapmış kitap. Faruk Duman dikkat çeken bir romancı… Köpekler İçin Gece Müziği’nin okuyucu üzerinde negatif etkiye neden olduğu söylenebilir. Roman bitince okuyucu merak içinde kalıyor. Bu arada epey hırpalandığını da düşünüyor.

Doksanlı yıllarda şiir hakkında yaptığım okumalarda “imge” kavramı farklı bağlamlarda o kadar çok karşıma çıkmıştı ki 2000’lerin başında bir arkadaşım bana “İmge nedir?” diye sorduğunda “Bilmiyorum” demekten başka çarem kalmamıştı. İmge, simge, eğretileme kavramlarının birbirleri yerlerine kullanımına çok şahit olmuştum mesela.

Kulis

Dünyasizlar: Post Modern Bi̇r Harut İle Marut Masali

ŞahaneBirKitap

“Aşk hata yapabilen Tanrı’sı olan bir din yaratmaktır” diyor Borges. Peki ya bu aşk hata yapabilen tanrıların doluştuğu bir topluluk yarattıysa? Öyle ki toplum bir nevi âşıklar ve âşık olunanların bir aradalığı veya onlardan fazlası olamaz mı? Sosyolojik problemler öncelikle kronolojik bir seyir ile araştırır nesnesini. Bereket versin ki aşk zikredilmez teorilerin çoğunluğunda.

Editörden

Seneler önce başka başka vesilelerle tanıdığım ve içindeki şiir söyleme gücüne hayran kaldığım Didem Madak şöyle diyor bir şiirinde:

 

Vasiyetimdir Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta