Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aşk kıyameti



Toplam oy: 36
Wilhelm Genazino // Çev. Özden Özberber
Jaguar Kitap
Kitabın marifeti: Alıştığımızdan farklı bir hayatla ya da karakterle karşı karşıyaymışız hissini verip bizi kendi kıyametimizle yüzleştiriyor.

Aşk, bitimsiz sorularıyla çözülemeyen bir esrar gibi. Öte yandan hakkıyla da konuşulmaz. Ya abartılı bir şekilde kalpler, güller, nasihatler havada uçuşur ya da dudak bükülür, hasır altı edilir. Ama öyle ya da böyle, hep gündemdedir aşk; görmezden gelinmesi bile popülerliğindendir. Aşk filmlerinin unutulmaz yönetmeni örneğin, tam da bu “popüler” imge yüzünden aşk filmi yönetmeni olmaktan kurtulmak ister. Çağ değişmektedir, ciddi işler yapacak, entelektüel ve “sanat”çı filmlerle anılacaktır. Oysa bu konuda bu kadar peşin hükümlüyken atlanan bir nokta var. Aşk asla sadece aşktan bahsetmez. Pek çok anlatıda pek çok mesele, gizli gizli aşk sorunu etrafında örülmüştür ya da aşk içermediği öngörüsüyle başladığımız pek çok metinde ana temaların yanına usul usul sokulmuştur aşk. Kısacası, aşk üzerine düşünmek bazen pek çok şey anlatmanın/açmanın bir yolu olabilir. Wilhelm Genazino’nun Aşk Aptallığı tam da böyle bir anlatı: çoklu aşkın, çoklu düşüncelerin, bir adamın hayatının hikayesi.

Hikayenin anlatıcısı iki kadın arasında kalmış, 52 yaşında bir adam. Yazarın diğer kitabındaki ayakkabı denetçisi kahramanı/anlatıcısı gibi, aşk aptallığından mustarip kahramanımız da kulağa ilk anda tuhaf gelen bir işle meşgul: Kıyamet hakkında seminerler veriyor. Ancak seminerlerde kıyamet konuşan, gündelik hayatında iki aşk arasında koşturan, çok tuhaf ve hiç tanımadık bir karakter belirmesin hemen aklınızda. Okudukça anlatıcımızın hayatının sıradan hayatlarla benzeştiğini; ilk anda tuhaf gelen karşılaşmaların, alışkanlıkların, diyalogların tam da kıyamet gibi (belki ölüm gibi) hayatın içinde olduğunu görüyorsunuz. Zaten kitabın marifeti de bu: Alıştığımızdan farklı bir hayatla ya da karakterle karşı karşıyaymışız hissini verip bizi kendi bildik hüznümüzle, kendi sorularımızla, kendi suçluluklarımız ve türlü “aptallıklarımız”la, kendi belirsizliğimizle, kısacası kendi kıyametimizle yüzleştiriyor.



Kendisine düğümlerden düğüm beğenmiş bir adam


Anlatıcı kahraman pek çok insanla aynı soruları soruyor, pek çok insan gibi aşkı, cinselliğini, geleceğini, yaşlılığını, ölümünü düşünüyor. İki kadından birini seçme sorununda odaklanmış gibi görünse de aslında yine pek çok insan gibi kökendeki ve temeldeki daha büyük sorunlarla boğuşmak yerine içini sıkan, göz önündeki başka bir soruna kilitleniyor. Kendisini sıkıntıya sokmak ve belki bu vesileyle gerçek sıkıntıları unutmak için seçme ikileminde kayboluyor. “Bu konuları düşündüğümde sık sık olduğu gibi, bir anlık zayıflık hissediyorum. (…) Hesaplaşmam gereken biri var ve o benim. Hızla yaşlanıyor olmam ve durumu netleştirme zorunluluğum beni huzursuz ediyor. Durumum derken aşk ilişkilerimi kastediyorum. (…) Zarif bir düzenlemeyi beceremeyeceğimi anlıyor, kaçamak cümleler üzerinde çalışmaya başlıyorum: İkinizi de sevdiğimi anlamalısınız! (…) Solumda bir çocuk diyor ki: Anne! Müzik dersine her seferinde geç kalıyorum! Bu böyle gidemez! Anne sadece başını kaldırıp çocuğa bakıyor, çocuk oynamaya devam ediyor. Çocuğun yakınması beni teselli ediyor. Çocukların bile hayatı böyle devam edemiyor! Peki ama olduğu gibi devam edebilen hayat nerede?”

Tek başınayken, çevredeki insanları izler ya da dinlerken düşünceleri vesilesiyle konuşkanlaşan kahramanımız, ikili diyaloglarda ve sevgilileriyle birlikteyken daha ketum görünüyor ancak işi gereği kalabalıklar önünde de iyi bir hatip oluyor. Bu kıyamet seminercisinin vaazlarından, aşk aptallığı çeken halini hiç görmediğimiz, ayrı bir metnin çıkabileceği hissine kapılıyor okur. Coetzee’nin Romancının Romanı kitabının farklı bölümlerine benzer metinlerden oluşan bir kitap: Seminercinin (ya da Felaketçinin) Romanı.

Elbette ne aşk aptalı anlatıcımız/kahramanımız ne de kıyamet seminercisi konuşmacımız bir reçete sunmuyor, herhangi bir gizli reçetesi varsa bile okuru açıktan haberdar etmiyor. Anlatıcı, pek çoğumuz gibi sokaklardaki insanları/hayvanları izliyor, konuşmaları dinliyor, vitrinlere bakıyor, kafelere girip çıkıyor, yanlış okuduğu gazete spotları ya da mağaza adları dışında rüyalarını, çocukluk anılarını, onu hüzünlendiren basit gündelik ayrıntıları ve tanıklıkları paylaşıyor. Buralardan gizli formül/reçete çıkarmak isteyenler için satırları didiklemek elbette serbest. Zaten kitap bir kere okuyup kaldırmakla bitecek türden değil. Sonuçta, melankolisinde kaybolan ya da belki sadece kaybolmak isteyen, kendisine düğümlerden düğüm beğenmiş bu adam, unutulmaz kahraman olarak bir kere hayatımıza girdi artık.

 

 


 

 

Görsel: Dilem Serbest

 

 


 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Turkuvaz Kitap, geçtiğimiz yılın son aylarında hem içeriği hem kurgusu bakımından oldukça nitelikli bir romanı Türkçede yayınladı. Kanadalı yazar David Chariandy’nin ödüllü romanı Kardeş, Trinidadlı göçmen bir ailenin iki erkek çocuğundan küçüğü Michael’in gözünden hayatta kalma mücadelelerini anlatıyor.

Polisiye edebiyatın puslu labirentlerinde gezinirken yolumuz pek çok alt türle kesişir. Bunlar arasında en dikkat çekicilerden biri de polisiye - bilimkurgu birlikteliğidir. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzası taşıyan Kıyamet Polisi (The Last Policeman) tam da bu türün sevenlerine hitap eden bir kitap.

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.