Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

AŞKTA DA ŞİİRDE DE PARAŞÜTSÜZ ATLANIR



Toplam oy: 19

Günümüzde şiirin okur kaybettiğine inanmadığım gibi, şiirin bir sıkışmışlık hali içinde olduğunu iddia eden ediplerin de, asıl kendilerinin iki arada bir derede sıkışayazdığını düşünüyorum. Şiir okur kaybetmedi, çünkü (manzumeleri saymazsak) şiir okuru üç aşağı beş yukarı hep bu kadardı zaten; ihtiyati tarih sürecinde. Biz, karşıdan karşıya geçmeyi beceremiyorsak, suç kimde?

 

“Nasıl yürüyebiliriz bu yolu
Nasıl varırız oddan oduna, odundan oda
Tanrım, geçir bizi karşıya!”


                         (Alçalma, Mehmet Erte, YKY, Şubat 2010)

“Pipetle kokteylini karıştırırken aniden dalgınlaşan insanları” (1) seven ve sevmekle de kalmayıp anlayışla karşılayan bir sanat dalıdır şiir. Ama pipetle kokteylini karıştırırken aniden dalgınlaşan insanların şiir okumadığına kalıbımı basarım. Sorun şu; daha doğrusu, ortada bir sorun olmadığının kanıtı şu; bu bizi hiç ilgilendirmez. Okumazlarsa okumasınlar, kime ne?

İpe sapa gelmez bir yankesicinin, üç beş kuruş uğruna bir sokak arasında boğduğu maktul, asla “beni boğsaydın, şüphesiz şimdi daha yakın olacaktım yüreğine” (2) diyemeyecektir. Kayıtlara, sıradan ve hiçbir özelliği olmayan bir “boğulan” olarak geçecektir yalnızca. Ancak, şiiri bilenler, boğulsalar bile adli kayıtlar dışında, bambaşka kayıtlara da geçerler hızla. Herkesin tercihi kendine, diyeceğim ama; hayat tercihe yer bırakmayacak kadar sıkışık ve katı bir kıvama dönüşüverdi günümüzde.

Mehmet Erte'nin Alçalma'sı, günümüz şiirinin yapı taşlarını yan yana getirebilmemiz açısından oldukça önemli. Hepimizin alçalmaya meylettiği, ya da alçalabileceği kadar alçaldığı bir dönemin ruh haritasını, daha 1992'de yayınladığı ilk kitabıyla, Düşüyorum Galileo ile Levent Karataş da çıkarmıştı hatırlarsanız. Gerçi, her düşenin alçaldığını iddia edemeyeceğimiz gibi, her alçalanın düştüğünü de söyleyemeyiz. Yukarıya doğru alçalanlar da olabilir, zirveye doğru düşenler de...

Şiir söz konusuysa, “kesinlik” kavramı kendini kızağa çeker. Suyun başını tutan “anlam”lar ritmik olarak yer değiştirmeye başlar kendi aralarında. İlke, poetika'da vardır sadece. Tek tek şiirlere inildikçe, hak getire!

“'ben şemsiye taşımam' gibi
akıllı ve romantik
ilkelerim olsun istedim hep.”


                 (Güzel Cumartesi, Levent Karataş, Komşu Yayınları, Mayıs 2010) 

Levent Karataş, yeni kitabı Güzel Cumartesi'de yer alan şiirleri, “vebasını yakından görebilecek duruma” (3) gelmeden önce, son bir hırsla toparlamış gibi geliyor bana. Bunu, “kabullenmek” yerine “kabullenmek istememek” olarak adlandırabiliriz. Yoksa bilirim, Levent de, çok uzun zaman öncesinden, vebasını yakından görebileceğimiz duruma düştüğümüzün farkında zaten. Ama tası tarağı toplayıp kıyımıza çekilmek yerine, o duruma henüz gelmemişiz gibi davranmak gerekiyor; daha doğrusu, o yakışıyor şiire.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, aşkta da şiirde de paraşütsüz atlanır. Yalnızca bu ikisinde!

İlke'nin bir metafor olarak değil, (paraşüt metafor olabilir çünkü yukarıdaki cümlede) gerçek anlamıyla karmaşıklaştığı bir sanat dalı olarak tarif edersek şiiri, gençleştikçe ustalaşan bir dil'in şiir dili olabileceğini de kabullenmemiz, şaşırmamamız gerekir. Aksi halde, henüz yirmi yıl önce doğan ve doğumunun üstünden henüz on dokuz yıl geçmişken Cemal Süreya Ödülü alan Harun Atak, -Annesi bir Singer makinesi için doğurmuş olabilir onu!(4)- “Minyatür çekmecelere sökün eden çocukların, tıraşlanmamış bir cennetten” (5) çıkageldiklerini iddia edemezdi. Ayrıca, “tespih böceğinin bir petunyayı lekelediğini” (6) bilmek içinse, yirmi yıl yetmez. Asla yetmez. Belki de, yalnızca bu yüzden şiir, yetmeyen şeylerin, yetinmeyen kişilerle buluştuğu bir sihir alanı olarak tanımlanabilir. Bunu görmemek körlüktür belki de!

 

“Ben size hep kördüm
Her oyunda sobelenen çocuktum, ıssızlığınızda.
Gazoz kapakları biriktiren ve ütülen.”


                  (Gecel, Harun Atak, Komşu Yayınları, Mayıs 2010)

Kısacası, son dönemde ardı ardına yayınlanan bu üç kitap bile, şiirin hâlâ yürürlükte olduğunu kanıtlamaya yeter. Ve kitaplığımıza yan yana koymaya değer. 


(1)Mehmet Erte, Alçalma, Simgelerle Böyle Ben adlı şiirden
(2)Mehmet Erte, Alçalma, Fular ve Ray adlı şiirden
(3)Levent Karataş, Güzel Cumartesi, Artık Yaşam Küçüldü adlı şiirden
(4)Harun Atak, Gecel, Enis Batur, oto portre adlı şiirden
(5)Harun Atak, Gecel, Panayırda Kaza adlı şiirden
(6)Harun Atak, Gecel, Giyotinde Geveleniyor Gıcırtı adlı şiirden

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

George Ritzer’ın üniversite öğrencilerine hazırlanmış ders kitabı niteliğindeki çalışması ‘Küresel Dünya’, dipnot ve alıntıların içinde kaybolmadan, ‘küreselleşmenin temel niteliklerini’ gözden kaçırmadan, güncel veri ve gözlemleri es geçmeden ‘toptan’ bir inceleme sunuyor. 

On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

 

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun