Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

AŞKTA DA ŞİİRDE DE PARAŞÜTSÜZ ATLANIR



Toplam oy: 1060

Günümüzde şiirin okur kaybettiğine inanmadığım gibi, şiirin bir sıkışmışlık hali içinde olduğunu iddia eden ediplerin de, asıl kendilerinin iki arada bir derede sıkışayazdığını düşünüyorum. Şiir okur kaybetmedi, çünkü (manzumeleri saymazsak) şiir okuru üç aşağı beş yukarı hep bu kadardı zaten; ihtiyati tarih sürecinde. Biz, karşıdan karşıya geçmeyi beceremiyorsak, suç kimde?

 

“Nasıl yürüyebiliriz bu yolu
Nasıl varırız oddan oduna, odundan oda
Tanrım, geçir bizi karşıya!”


                         (Alçalma, Mehmet Erte, YKY, Şubat 2010)

“Pipetle kokteylini karıştırırken aniden dalgınlaşan insanları” (1) seven ve sevmekle de kalmayıp anlayışla karşılayan bir sanat dalıdır şiir. Ama pipetle kokteylini karıştırırken aniden dalgınlaşan insanların şiir okumadığına kalıbımı basarım. Sorun şu; daha doğrusu, ortada bir sorun olmadığının kanıtı şu; bu bizi hiç ilgilendirmez. Okumazlarsa okumasınlar, kime ne?

İpe sapa gelmez bir yankesicinin, üç beş kuruş uğruna bir sokak arasında boğduğu maktul, asla “beni boğsaydın, şüphesiz şimdi daha yakın olacaktım yüreğine” (2) diyemeyecektir. Kayıtlara, sıradan ve hiçbir özelliği olmayan bir “boğulan” olarak geçecektir yalnızca. Ancak, şiiri bilenler, boğulsalar bile adli kayıtlar dışında, bambaşka kayıtlara da geçerler hızla. Herkesin tercihi kendine, diyeceğim ama; hayat tercihe yer bırakmayacak kadar sıkışık ve katı bir kıvama dönüşüverdi günümüzde.

Mehmet Erte'nin Alçalma'sı, günümüz şiirinin yapı taşlarını yan yana getirebilmemiz açısından oldukça önemli. Hepimizin alçalmaya meylettiği, ya da alçalabileceği kadar alçaldığı bir dönemin ruh haritasını, daha 1992'de yayınladığı ilk kitabıyla, Düşüyorum Galileo ile Levent Karataş da çıkarmıştı hatırlarsanız. Gerçi, her düşenin alçaldığını iddia edemeyeceğimiz gibi, her alçalanın düştüğünü de söyleyemeyiz. Yukarıya doğru alçalanlar da olabilir, zirveye doğru düşenler de...

Şiir söz konusuysa, “kesinlik” kavramı kendini kızağa çeker. Suyun başını tutan “anlam”lar ritmik olarak yer değiştirmeye başlar kendi aralarında. İlke, poetika'da vardır sadece. Tek tek şiirlere inildikçe, hak getire!

“'ben şemsiye taşımam' gibi
akıllı ve romantik
ilkelerim olsun istedim hep.”


                 (Güzel Cumartesi, Levent Karataş, Komşu Yayınları, Mayıs 2010) 

Levent Karataş, yeni kitabı Güzel Cumartesi'de yer alan şiirleri, “vebasını yakından görebilecek duruma” (3) gelmeden önce, son bir hırsla toparlamış gibi geliyor bana. Bunu, “kabullenmek” yerine “kabullenmek istememek” olarak adlandırabiliriz. Yoksa bilirim, Levent de, çok uzun zaman öncesinden, vebasını yakından görebileceğimiz duruma düştüğümüzün farkında zaten. Ama tası tarağı toplayıp kıyımıza çekilmek yerine, o duruma henüz gelmemişiz gibi davranmak gerekiyor; daha doğrusu, o yakışıyor şiire.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, aşkta da şiirde de paraşütsüz atlanır. Yalnızca bu ikisinde!

İlke'nin bir metafor olarak değil, (paraşüt metafor olabilir çünkü yukarıdaki cümlede) gerçek anlamıyla karmaşıklaştığı bir sanat dalı olarak tarif edersek şiiri, gençleştikçe ustalaşan bir dil'in şiir dili olabileceğini de kabullenmemiz, şaşırmamamız gerekir. Aksi halde, henüz yirmi yıl önce doğan ve doğumunun üstünden henüz on dokuz yıl geçmişken Cemal Süreya Ödülü alan Harun Atak, -Annesi bir Singer makinesi için doğurmuş olabilir onu!(4)- “Minyatür çekmecelere sökün eden çocukların, tıraşlanmamış bir cennetten” (5) çıkageldiklerini iddia edemezdi. Ayrıca, “tespih böceğinin bir petunyayı lekelediğini” (6) bilmek içinse, yirmi yıl yetmez. Asla yetmez. Belki de, yalnızca bu yüzden şiir, yetmeyen şeylerin, yetinmeyen kişilerle buluştuğu bir sihir alanı olarak tanımlanabilir. Bunu görmemek körlüktür belki de!

 

“Ben size hep kördüm
Her oyunda sobelenen çocuktum, ıssızlığınızda.
Gazoz kapakları biriktiren ve ütülen.”


                  (Gecel, Harun Atak, Komşu Yayınları, Mayıs 2010)

Kısacası, son dönemde ardı ardına yayınlanan bu üç kitap bile, şiirin hâlâ yürürlükte olduğunu kanıtlamaya yeter. Ve kitaplığımıza yan yana koymaya değer. 


(1)Mehmet Erte, Alçalma, Simgelerle Böyle Ben adlı şiirden
(2)Mehmet Erte, Alçalma, Fular ve Ray adlı şiirden
(3)Levent Karataş, Güzel Cumartesi, Artık Yaşam Küçüldü adlı şiirden
(4)Harun Atak, Gecel, Enis Batur, oto portre adlı şiirden
(5)Harun Atak, Gecel, Panayırda Kaza adlı şiirden
(6)Harun Atak, Gecel, Giyotinde Geveleniyor Gıcırtı adlı şiirden

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.