Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Aynada bir yere gidemezsin



Toplam oy: 967
Göktuğ Canbaba
İthaki Yayınları
Göktuğ Canbaba ile sızıp yıkılana kadar hayatı içmek istiyorsanız, buyurun, daha ne bekliyorsunuz?

Uzak kıtalarda kaybolmaya karar veren birinin peşinden giderseniz coğrafyadan çok parapsikoloji bilmeniz gerekir. Hislerinizin kehanete, reflekslerinizin sağduyuya dönüşmesi, aydınlanmanızın yolculuk denen “bedene yeni kafes temini” işlemi esnasında fazla yıpranmaması içinse imge ve katkısız halüsinasyon mertebelerini iyi bellemeniz şarttır. Peşinden gittiğiniz kişi rehberiniz olmayı reddedebilir; hatta böyle bir niyetle asla yüzleşmemiş, hiçbir keşif kahramanına yakınlaşmamış, sıradan bir hayatı ardı sıra sürüklemenin hormonlarına kapılmıştır belki de. Belki de sizi sevmemekte, onu takip etmenizden hoşlanmamakta, yalnızlığını ihlale kalkıştığınızdan dolayı size kin beslemektedir. Oysa siz inatla, yolculuk esnasında kuracağınız dostluğun dünyayı anlama uğraşını kolaylaştıracağını savunmaktasınızdır. Kuzey ve güneyin pusula dışı politik yapılanmasını bir yana ayırırsanız Batı uygarlığın kibriyle oyalanmakta, Doğu ise sizin agnostik kıvırmalarınız yüzünden hâlâ mistik ve gizemlidir nedense. Ufak tefek yoksul insanların pirinç ve çiğ balık ihtiyacı arasında şişman bir bilgenin karşısında el pençe divan duruşunu öze kavuşmak diye kabullenecek kadar saf olduğunuzdan, saadet kısmen Tibet’te, kısmen de nefsinizin kaşınmasındadır. Saadet yoktur ki bir yerde bulabilesiniz. Sizinki yollara düşmüş birine askıntılıktır enikonu. Onu rahatsız ederek kendi huzurunuzu ararsınız. Bir insanın huzurunun ancak bir başkasının huzursuzluğunda tesis edilebildiğinden haberdarsınızdır. Bütün trajediler bu gerçeğe dayanılarak yazılmıştır.


Uzak kıtalarda istikrar kelimesi bilinmez. “Her şey olacağına varır” buralarda nasıl kadercilikse oralarda realizmdir. Korunabildiğiniz kadar yaşar, merak ederek saklandığınız sığınaktan dışarı çıkarsanız da tanrıdan çok doğal seleksiyonu görürsünüz. Uzak kıtalarda çok tanrılı dinden çok seleksiyonlu doğal deformasyona geçileli epey zaman olmuştur. Siz aşk, para, kariyer hırsıyla yanarken uzak kıtalar “vahşetin çağrısı”na kulak vermiş, çağa uygun ilkelliği uygulamaya geçmiştir bile. Don Quijote’yi okumaya fırsat bulamadığınızdan, o fırsatı kendinize tanımadığınızdan neler döndüğünü kavramanız artık imkansızdır. Peşinden gittiğiniz kişinin sizi kollayacağından emin, her karşılaştığınız yeni şeye sırıtarak bakıp hayata atıldığınızı sanırsınız. Bu lüzumsuz gevşeme, bu küstah cehalet Burroughs’un hayaleti yagé kod adlı uyuşturucunun bile etkisini, yetkisini aşar. Yol üzerinde uzak kıtalarda kaybolmaya karar veren kişinin izini kaybetmek, iç içe geçmiş kaybolma vakalarının en korkuncudur; sistem insanı üç bilgiyle kontrol eder: İsim, imza, adres. Siz bu üçünü de ortadan kaldırarak büyük düşünceye geçiş yaptığınızı iddia ederken evrende, boşlukta, ıssız zamanda kaybolmuş, en temel gıdanız olan yerçekimini reddetmişsinizdir. En tehlikeli kayboluş manevi yerçekimini tanımayarak yaşamayı göze alanların başına geliyorsa, bu maneviyat dinden ayrı bir ruh olgunluğuysa ve siz bunu fark edemeyecek kadar uzaklaşmışsanız, tedbirsiz bir keyfin sonu kötü bitebilecek macerasındasınızdır artık. Birinin bunu size söylemesi doğru olur.

Yoksul insanların şişman bir bilgenin karşısında el pençe divan duruşunu öze kavuşmak diye kabullenecek kadar saf olduğunuzdan, saadet kısmen Tibet'te,
kısmen de nefsinizin kaşınmasındadır.

 

 

Dünyadaki kayıp insan bürolarının arşivleri böyle heveskarların dosyalarıyla doludur. Kendilerine ulaşılamasa da, nerede oldukları kimsenin ilgisini çekmese de kim bilir belki de gittikleri uzak kıtalarda bambaşka boyutlara geçmişlerdir ve bizden kurtuldukları için sevinçlidirler. Onlara ait ortak bir kalpleri, ortak bir beyinleri vardır, olur a. Teknolojinin metal ve gaz iktidarından, güç odaklı politikalardan/ideolojilerden vazgeçip sonsuzluğun aynaya yansıyan görüntüsü karşısında durmuş, hipnozdadırlar. Evet, aynada bir yere gidemezsin. Aynadan bir yere dönemezsin. Ama aynanın sırrında tuttuğu yolu görmek, yolun bilincini idrak etmek de az şey değil. Evrime inanmamak asıl işte böyle mümkün: Yön tabelalarını yok sayarak yaşamak.

 

 

Denize ulaşmayan nehir

 


Ayyaş Buda birbirine eklenmiş olaylar, hikayelerle hem parça parça hem de bütünsel olarak okunabilecek bir roman; yazarı Göktuğ Canbaba belgesel fotoğraf üzerine uzmanlaşmış bir yazar. Uzakdoğu’yu karış karış biliyor; oralarda geçirdiği dönemlerden hareketle yarı fantastik, eğlenceli bir yol edebiyatı yapıyor. Şehrin, işin, ailenin sıkıcı döngüsünden taşmak ve kendi yatağında akmak isteyen tüm nehirlere, “Uzak kıtalarda kaybolmaya karar veren birinin peşinden gider misiniz” diye sorma gereğini duymuş.


Her nehir denize ulaşacak diye bir kural yok. Yolda kurumayı da göze almalı bazen. Ayyaş Buda sizi “drink”e değil, ayyaş olmaya davet ediyor. Göktuğ Canbaba ile sızıp yıkılana kadar hayatı içmek istiyorsanız, buyurun, daha ne bekliyorsunuz?

 

 

 


 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.