Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Aynada bir yere gidemezsin



Toplam oy: 734
Göktuğ Canbaba
İthaki Yayınları
Göktuğ Canbaba ile sızıp yıkılana kadar hayatı içmek istiyorsanız, buyurun, daha ne bekliyorsunuz?

Uzak kıtalarda kaybolmaya karar veren birinin peşinden giderseniz coğrafyadan çok parapsikoloji bilmeniz gerekir. Hislerinizin kehanete, reflekslerinizin sağduyuya dönüşmesi, aydınlanmanızın yolculuk denen “bedene yeni kafes temini” işlemi esnasında fazla yıpranmaması içinse imge ve katkısız halüsinasyon mertebelerini iyi bellemeniz şarttır. Peşinden gittiğiniz kişi rehberiniz olmayı reddedebilir; hatta böyle bir niyetle asla yüzleşmemiş, hiçbir keşif kahramanına yakınlaşmamış, sıradan bir hayatı ardı sıra sürüklemenin hormonlarına kapılmıştır belki de. Belki de sizi sevmemekte, onu takip etmenizden hoşlanmamakta, yalnızlığını ihlale kalkıştığınızdan dolayı size kin beslemektedir. Oysa siz inatla, yolculuk esnasında kuracağınız dostluğun dünyayı anlama uğraşını kolaylaştıracağını savunmaktasınızdır. Kuzey ve güneyin pusula dışı politik yapılanmasını bir yana ayırırsanız Batı uygarlığın kibriyle oyalanmakta, Doğu ise sizin agnostik kıvırmalarınız yüzünden hâlâ mistik ve gizemlidir nedense. Ufak tefek yoksul insanların pirinç ve çiğ balık ihtiyacı arasında şişman bir bilgenin karşısında el pençe divan duruşunu öze kavuşmak diye kabullenecek kadar saf olduğunuzdan, saadet kısmen Tibet’te, kısmen de nefsinizin kaşınmasındadır. Saadet yoktur ki bir yerde bulabilesiniz. Sizinki yollara düşmüş birine askıntılıktır enikonu. Onu rahatsız ederek kendi huzurunuzu ararsınız. Bir insanın huzurunun ancak bir başkasının huzursuzluğunda tesis edilebildiğinden haberdarsınızdır. Bütün trajediler bu gerçeğe dayanılarak yazılmıştır.


Uzak kıtalarda istikrar kelimesi bilinmez. “Her şey olacağına varır” buralarda nasıl kadercilikse oralarda realizmdir. Korunabildiğiniz kadar yaşar, merak ederek saklandığınız sığınaktan dışarı çıkarsanız da tanrıdan çok doğal seleksiyonu görürsünüz. Uzak kıtalarda çok tanrılı dinden çok seleksiyonlu doğal deformasyona geçileli epey zaman olmuştur. Siz aşk, para, kariyer hırsıyla yanarken uzak kıtalar “vahşetin çağrısı”na kulak vermiş, çağa uygun ilkelliği uygulamaya geçmiştir bile. Don Quijote’yi okumaya fırsat bulamadığınızdan, o fırsatı kendinize tanımadığınızdan neler döndüğünü kavramanız artık imkansızdır. Peşinden gittiğiniz kişinin sizi kollayacağından emin, her karşılaştığınız yeni şeye sırıtarak bakıp hayata atıldığınızı sanırsınız. Bu lüzumsuz gevşeme, bu küstah cehalet Burroughs’un hayaleti yagé kod adlı uyuşturucunun bile etkisini, yetkisini aşar. Yol üzerinde uzak kıtalarda kaybolmaya karar veren kişinin izini kaybetmek, iç içe geçmiş kaybolma vakalarının en korkuncudur; sistem insanı üç bilgiyle kontrol eder: İsim, imza, adres. Siz bu üçünü de ortadan kaldırarak büyük düşünceye geçiş yaptığınızı iddia ederken evrende, boşlukta, ıssız zamanda kaybolmuş, en temel gıdanız olan yerçekimini reddetmişsinizdir. En tehlikeli kayboluş manevi yerçekimini tanımayarak yaşamayı göze alanların başına geliyorsa, bu maneviyat dinden ayrı bir ruh olgunluğuysa ve siz bunu fark edemeyecek kadar uzaklaşmışsanız, tedbirsiz bir keyfin sonu kötü bitebilecek macerasındasınızdır artık. Birinin bunu size söylemesi doğru olur.

Yoksul insanların şişman bir bilgenin karşısında el pençe divan duruşunu öze kavuşmak diye kabullenecek kadar saf olduğunuzdan, saadet kısmen Tibet'te,
kısmen de nefsinizin kaşınmasındadır.

 

 

Dünyadaki kayıp insan bürolarının arşivleri böyle heveskarların dosyalarıyla doludur. Kendilerine ulaşılamasa da, nerede oldukları kimsenin ilgisini çekmese de kim bilir belki de gittikleri uzak kıtalarda bambaşka boyutlara geçmişlerdir ve bizden kurtuldukları için sevinçlidirler. Onlara ait ortak bir kalpleri, ortak bir beyinleri vardır, olur a. Teknolojinin metal ve gaz iktidarından, güç odaklı politikalardan/ideolojilerden vazgeçip sonsuzluğun aynaya yansıyan görüntüsü karşısında durmuş, hipnozdadırlar. Evet, aynada bir yere gidemezsin. Aynadan bir yere dönemezsin. Ama aynanın sırrında tuttuğu yolu görmek, yolun bilincini idrak etmek de az şey değil. Evrime inanmamak asıl işte böyle mümkün: Yön tabelalarını yok sayarak yaşamak.

 

 

Denize ulaşmayan nehir

 


Ayyaş Buda birbirine eklenmiş olaylar, hikayelerle hem parça parça hem de bütünsel olarak okunabilecek bir roman; yazarı Göktuğ Canbaba belgesel fotoğraf üzerine uzmanlaşmış bir yazar. Uzakdoğu’yu karış karış biliyor; oralarda geçirdiği dönemlerden hareketle yarı fantastik, eğlenceli bir yol edebiyatı yapıyor. Şehrin, işin, ailenin sıkıcı döngüsünden taşmak ve kendi yatağında akmak isteyen tüm nehirlere, “Uzak kıtalarda kaybolmaya karar veren birinin peşinden gider misiniz” diye sorma gereğini duymuş.


Her nehir denize ulaşacak diye bir kural yok. Yolda kurumayı da göze almalı bazen. Ayyaş Buda sizi “drink”e değil, ayyaş olmaya davet ediyor. Göktuğ Canbaba ile sızıp yıkılana kadar hayatı içmek istiyorsanız, buyurun, daha ne bekliyorsunuz?

 

 

 


 

 

Görsel: Onur Aşkın

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Genç bir yazarın edebi serüvenine şahitlik etmek ne güzeldir. Hem o yazarın dilinin, üslubunun, zihninin olgunlaşmasını izlemek hem de yaptığı yenilikleri, aldığı riskleri, denediği türleri görmek mümkündür. Diğer yandan da, yazarımızın eserlerini kronolojik bir sıraya koyup işlediği konuları ve o konuları ele alırken takındığı tavırları görmek, edebiyat sosyolojisi yapmayı da sağlar.

Uzayı Silahlandırma Promosyonu 

Söyleşi

Selim İleri ile edebiyat ve hayat hakkında

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editör'den

Edebi türler arasındaki tartışmaları her zaman büyük bir keyifle izlemişimdir. Bu tartışmalar arasında kuşkusuz, hangi türün daha eski olduğuna dair tartışma, yazarları, şairleri ikiye böler. Şairler, şiirin en eski edebi tür olduğu iddiasındadırlar. Hikâyeciler ise insanın “tahkiye” etme ihtiyacından dolayı hikâye türünü ilk insana kadar dayandırırlar.