Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Batı, Doğu’yu neden hep kaybeder?



Toplam oy: 1187
James Hilton
Can Yayınları

Adı üstünde “Yitik Ufuklar”... İngiliz yazar James Hilton’ın en ünlü eseri, 20. yüzyılda yavaş yavaş kendi medeniyetlerinden şüphe duymaya başlayan Batılıların, mistik doğu düşüncesine ulaşmaya çalışan hayalperestlerin ve elbette nice seyyahın başucu kitabı... 1900’lerin ilk yarısında kaleme alınan bu eser, elbette oryantalist bakış açısını kırmayı başaramıyor, ancak geriye dönüp baktığımızda, yazıldığı zamana göre son derece öncü, Doğu'nun bilgeliğine, farklı kültürlerin ve inanışların kabulüne oldukça yatkın olduğunu görüyoruz. Hatta Batılı gözle kaleme alınan pek çok güncel edebiyat eserinden bir adım önde bile denilebilir.

1937 ve 1973 tarihlerinde iki kez filme de çekilen ünlü hikayemiz, iç savaşın patlak verdiği Çin’de başlar, Çin-Tibet sınırında devam eder. Çin’in Baskül şehrindeki İngiliz konsolos Conway, onun yardımcısı Mallinson, kadın misyoner Miss Brinklow ve Amerikalı bir petrol avcısı Barnard, bir mihracenin özel uçağıyla Baskül’den kaçmak üzere yola çıkarlar. Ancak kısa süre sonra pilotun değiştiğini, bilinmeyen bir kişi tarafından bilinmeyen bir amaçla kaçırıldıklarını fark edeceklerdir. Pilot onları Tibet sınırında dağlık bir araziye indirir indirmesine ama hayatını da kaybeder. Ölürken muhakkak Şangri-La Manastırına gitmelerini söyler. Dört yolcu, hayatlarını kurtarmak için nerede olduğunu bile bilmedikleri bu tapınağa doğru yola çıkar çıkmaz bir grup keşişle karşılaşıp onların kılavuzluğunda tapınağa varırlar. Dışarıdan birilerinin gelmesini imkansız kılacak gizlilikte bir yerdir vardıkları. Sırlarla dolu, mistik ve büyüleyici... Dört yolcu, manastırdan ayrılacaklarından ne kadar eminseler, belli bir amaç için buraya getirildiklerinden de o kadar emindirler. O amacın, kısa bir süre sonra buradan ölene dek ayrılamayacakları demek olduğunu öğreneceklerdir ya, hem tapınak hem de kendileri hakkında öğrenmeleri gereken daha nice sır vardır.

Romanın kahramanı Conway, Şangri-La’ya gelir gelmez, kendisinde hissettiği tuhaflıkların manastırın Ulu Laması ile aralarındaki bağlılık olduğunu anlayacaktır. Bu doğuştan çekici ve başarılı adamın kendi toplumunda hoş karşılanmayan tutkusuz, hırssız ruhu Şangri-La’nın aradığı en önemli özelliktir çünkü. “Tutkuların tükenişi, akıl yolunun başlangıcıdır”... 160 yaşındaki Ulu Lama, burada yaşayanlara “zamansızlık” vaat etmektedir. Peşi sıra gelen ılımlı yönetim, ılımlı yasalar, ılımlı düşünce anlayışı üç yolcu üzerinde giderek Şangri-La’dan ayrılma isteğini köreltir. Conway’in yardımcısı Mallinson ise üç arkadaşının tam aksine manastırı bir hapishane gibi görmekte, kaçış için türlü planlar yapmaktadır. Ve ne yazık ki Mallinson’un planları Conway’in de Ulu Lama’nın da planlarını sonsuza kadar bozacaktır...

Şangri-La, Conway’in kayıp cennetidir aslında. Romanın başında da, sonunda da onun ellerinin arasından kayıp giden bu cennete dair büyük arayışı vurgulanır. Ancak, romanın ana izleği her ne kadar, bu arayış olsa da, hikaye içinde Conway’in burayı tam olarak neden bıraktığına dair doyurucu bir yanıt bulamayız. Bu Budist manastırın başındaki Ulu Lama’nın bir zamanlar Hıristiyan bir rahip olması ve manastırı şimdiki büyüleyici haline getirmesi ise James Hilton’ın Doğu’nun yine de onu anlayıp yorumlayacak bir Batı düşüncesine ihtiyacı olduğu kanaatinin altını çizer gibidir. Yazarın bu vurgusu ağzımızda ister istemez sası bir tat bırakır.

Peki kayıp olan Şangri-La Manastırı mıdır, yoksa Avrupalı’nın içeriğine bir türlü vakıf olamadığı mistik doğu bilgeliği mi? Conway’in peşine düşen iki yazarın karşılaştığı insanlardan aldıkları cevaplar bu sorunun her iki yüzüne de değmektedir. Kimilerine göre bu nevi manastırlarda pislik içinde yaşayan bir takım ihtiyarlar ve onların çevresinde oluşan halkın yarattığı efsaneler vardır. Kimileri ise bazı olağanüstü hal ve hareketleri gözlemlemişlerdir ya yine de doğrunun ne olduğunu tam olarak bilemezler. Neticede Batı’nın asla bulamadığı, bulsa da hızla kaybettiği bir Doğu’dur söz konusu olan.   

Beklenti seviyenizi fazla yüksekte tutmayıp bugün Doğuluların bile artık kendilerini Batı gözüyle görüp değerlendirdiklerini unutmadan okursanız “Yitik Ufuklar”, son derece keyifli, bir solukta bitireceğiniz, hafif mistik bir macera romanı.  Üstelik de, Batı medeniyetinin Doğu’yu anlama yolunda attığı ufak adımların tarihçesinde önemli bir dönüm noktası...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Televizyonlarda yemek programları revaçta. Sadece yemesini değil, izlemesini de seviyoruz vesselam. Sadece televizyonlar mı? Sosyal medya üzerinde yemek yapanların ciddi takipçi kitleleri var. İnternet kocaman bir yemek tarifleri kitabına dönüşmüş durumda. Peki bu kadar çok kaynak varken neden hala yemek kitapları yazılır? Şikayetçi olduğumu sanmayım.

İnsan için anılar çok değerlidir. Kişinin davranış, duygu ve düşüncelerinin arkasında geçmişi yatar. Kişiliğin inşasının temelini oluştururlar. Tabii geçmişte yaşanılanları nasıl algıladığımız, nasıl hatırladığımız da bir o kadar ehemmiyet taşır. Ancak beynimiz, yaşantıları kaydetme ve hatırlama konusunda o kadar eksiksiz ve kusursuz değil.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.