Sabitfikir
idefix
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Batı, Doğu’yu neden hep kaybeder?



Toplam oy: 21
James Hilton
Can Yayınları

Adı üstünde “Yitik Ufuklar”... İngiliz yazar James Hilton’ın en ünlü eseri, 20. yüzyılda yavaş yavaş kendi medeniyetlerinden şüphe duymaya başlayan Batılıların, mistik doğu düşüncesine ulaşmaya çalışan hayalperestlerin ve elbette nice seyyahın başucu kitabı... 1900’lerin ilk yarısında kaleme alınan bu eser, elbette oryantalist bakış açısını kırmayı başaramıyor, ancak geriye dönüp baktığımızda, yazıldığı zamana göre son derece öncü, Doğu'nun bilgeliğine, farklı kültürlerin ve inanışların kabulüne oldukça yatkın olduğunu görüyoruz. Hatta Batılı gözle kaleme alınan pek çok güncel edebiyat eserinden bir adım önde bile denilebilir.

1937 ve 1973 tarihlerinde iki kez filme de çekilen ünlü hikayemiz, iç savaşın patlak verdiği Çin’de başlar, Çin-Tibet sınırında devam eder. Çin’in Baskül şehrindeki İngiliz konsolos Conway, onun yardımcısı Mallinson, kadın misyoner Miss Brinklow ve Amerikalı bir petrol avcısı Barnard, bir mihracenin özel uçağıyla Baskül’den kaçmak üzere yola çıkarlar. Ancak kısa süre sonra pilotun değiştiğini, bilinmeyen bir kişi tarafından bilinmeyen bir amaçla kaçırıldıklarını fark edeceklerdir. Pilot onları Tibet sınırında dağlık bir araziye indirir indirmesine ama hayatını da kaybeder. Ölürken muhakkak Şangri-La Manastırına gitmelerini söyler. Dört yolcu, hayatlarını kurtarmak için nerede olduğunu bile bilmedikleri bu tapınağa doğru yola çıkar çıkmaz bir grup keşişle karşılaşıp onların kılavuzluğunda tapınağa varırlar. Dışarıdan birilerinin gelmesini imkansız kılacak gizlilikte bir yerdir vardıkları. Sırlarla dolu, mistik ve büyüleyici... Dört yolcu, manastırdan ayrılacaklarından ne kadar eminseler, belli bir amaç için buraya getirildiklerinden de o kadar emindirler. O amacın, kısa bir süre sonra buradan ölene dek ayrılamayacakları demek olduğunu öğreneceklerdir ya, hem tapınak hem de kendileri hakkında öğrenmeleri gereken daha nice sır vardır.

Romanın kahramanı Conway, Şangri-La’ya gelir gelmez, kendisinde hissettiği tuhaflıkların manastırın Ulu Laması ile aralarındaki bağlılık olduğunu anlayacaktır. Bu doğuştan çekici ve başarılı adamın kendi toplumunda hoş karşılanmayan tutkusuz, hırssız ruhu Şangri-La’nın aradığı en önemli özelliktir çünkü. “Tutkuların tükenişi, akıl yolunun başlangıcıdır”... 160 yaşındaki Ulu Lama, burada yaşayanlara “zamansızlık” vaat etmektedir. Peşi sıra gelen ılımlı yönetim, ılımlı yasalar, ılımlı düşünce anlayışı üç yolcu üzerinde giderek Şangri-La’dan ayrılma isteğini köreltir. Conway’in yardımcısı Mallinson ise üç arkadaşının tam aksine manastırı bir hapishane gibi görmekte, kaçış için türlü planlar yapmaktadır. Ve ne yazık ki Mallinson’un planları Conway’in de Ulu Lama’nın da planlarını sonsuza kadar bozacaktır...

Şangri-La, Conway’in kayıp cennetidir aslında. Romanın başında da, sonunda da onun ellerinin arasından kayıp giden bu cennete dair büyük arayışı vurgulanır. Ancak, romanın ana izleği her ne kadar, bu arayış olsa da, hikaye içinde Conway’in burayı tam olarak neden bıraktığına dair doyurucu bir yanıt bulamayız. Bu Budist manastırın başındaki Ulu Lama’nın bir zamanlar Hıristiyan bir rahip olması ve manastırı şimdiki büyüleyici haline getirmesi ise James Hilton’ın Doğu’nun yine de onu anlayıp yorumlayacak bir Batı düşüncesine ihtiyacı olduğu kanaatinin altını çizer gibidir. Yazarın bu vurgusu ağzımızda ister istemez sası bir tat bırakır.

Peki kayıp olan Şangri-La Manastırı mıdır, yoksa Avrupalı’nın içeriğine bir türlü vakıf olamadığı mistik doğu bilgeliği mi? Conway’in peşine düşen iki yazarın karşılaştığı insanlardan aldıkları cevaplar bu sorunun her iki yüzüne de değmektedir. Kimilerine göre bu nevi manastırlarda pislik içinde yaşayan bir takım ihtiyarlar ve onların çevresinde oluşan halkın yarattığı efsaneler vardır. Kimileri ise bazı olağanüstü hal ve hareketleri gözlemlemişlerdir ya yine de doğrunun ne olduğunu tam olarak bilemezler. Neticede Batı’nın asla bulamadığı, bulsa da hızla kaybettiği bir Doğu’dur söz konusu olan.   

Beklenti seviyenizi fazla yüksekte tutmayıp bugün Doğuluların bile artık kendilerini Batı gözüyle görüp değerlendirdiklerini unutmadan okursanız “Yitik Ufuklar”, son derece keyifli, bir solukta bitireceğiniz, hafif mistik bir macera romanı.  Üstelik de, Batı medeniyetinin Doğu’yu anlama yolunda attığı ufak adımların tarihçesinde önemli bir dönüm noktası...

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

George Ritzer’ın üniversite öğrencilerine hazırlanmış ders kitabı niteliğindeki çalışması ‘Küresel Dünya’, dipnot ve alıntıların içinde kaybolmadan, ‘küreselleşmenin temel niteliklerini’ gözden kaçırmadan, güncel veri ve gözlemleri es geçmeden ‘toptan’ bir inceleme sunuyor. 

On dört yaşındaydım ve hayat, bir deniz yatağında uyumamı emrediyordu. Oysa deniz yatağı, altında deniz olmadan bir çakıl çuvalına benzer. Uyutmaz. Uyutsa da gördüğün rüyayı hatırlatmaz. Latin alfabesini doğduktan ancak dokuz yıl sonra öğrenebilmiş bir çocuğa, eline tesadüfen geçmiş bir romanı okutmaktan başka bir halta yaramaz.

 

Meksikalı Juan Rulfo, yaşadığı kadar yazan biri değil ne yazık ki. Fakat onun, kaleme aldığı az sayıdaki yapıtıyla pek çok ismi etkilediğini söylemek lazım. Ülkesi Meksika ve Latin Amerika edebiyatının önemli isimlerinden olan Rulfo'nun tek romanı Pedro Paramo.

 

Heinrich Böll’ün Can Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı, duyguları alt üst eden, insan elinden çıkma vahşetin sahici korkunçluğuyla bir kere daha yüzleştiren, can yakan bir kefaret öyküleri seçkisi.

 "Biz kendimizi, kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” Cesare Pavese.

   

Hem ruhsal hem de edebi olarak yüzyıllara yayılan o kadar güçlü bir hikâye ki onunki, aslında yazarına da fazlaca söz bırakmıyor.

Yunus Emre kimdir? Ya da şöyle sorayım, bizim Yunus’u bilmeyen var mıdır? Hepimiz biliriz onu, en mühimi de severiz, hem de çok severiz... Niyesi belli, çünkü Yunus’uzdur hepimiz. Kendini Anadolu’da yeniden yaratmış Türk insanının bizzat özüdür o. 13. yüzyıl Anadolusu’nda yaşamış bu derviş, bu şair, bulduklarıyla değil aradıklarıyla, büyük arayışıyla ve çilesiyle temsil eder bizi.

Söyleşi

RIZA KIRAÇ'LA SÖYLEŞİ: "Türkiye'de dair paranoyak bir hikâye anlatmaktı amacım..."

 

AYCAN AŞKIM SAROĞLU

 


ŞahaneBirKitap

Latife Tekin bir gün bir sohbetimiz sırasında her kitabın yazarından bağımsız bir kaderi olduğunu söylemişti bana; her kitabın kendi kaderi vardır, demişti… Tayep Salih’in “Kuzeye Göç Mevsimi”ni okurken ister istemez bu sözler geldi aklıma.  1966 yılında yazmıştı Sudanlı Taye

Anket

Paulo Coelho'nun internet üzerinden yayılan korsan yayınları desteklediğini söylemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok yerinde bir açıklama. Dünyanın nereye gittiğini herkesin görmesi lazım!
57% (41 oy)
Beni ilgilendirmiyor. Bir edebi yapıtın bana ulaşma yoluyla ilgilenmem, ben okuduğuma bakarım.
22% (16 oy)
Bence çok yanlış. Usulsüzlüğü, yasadışılığı övmesi savunulamaz!
22% (16 oy)
Oy veren sayısı: 72

Eski anketler



kitap-eleştiri bir EBİ markasıdır

kitap arkadaş evlilik itiraf paylaşım oyun