Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir İstasyon Evde, Bir Adada



Toplam oy: 29
Kitaptaki ev, bir ikameti değil sığınağı akla getiriyor daha çok. Üniversitedeki işini kaybeden baş karakter Deniz, eski arkadaşı Nihal’in davetiyle başkent çevresinde bulunan bir adadaki “istasyon ev”e taşınıyor. Bu taşınma geçici, asıl niyet, Deniz’in hem kendine, hem de istasyon eve bir süreliğine göz kulak olması.

Birgül Oğuz’un 2012’de çıkan son kitabı Hah’ın ardından, nihayet, İstasyon geçtiğimiz yılın son döneminde yayınlandı. “Okullu” bir edebiyatçı olan Oğuz, İstanbul Bilgi Üniversitesi’ndeki Karşılaştırmalı Edebiyat lisansı ve Kültürel İncelemeler yüksek lisansının ardından, Moda Sahnesi’nde edebiyat dersleri verdi. Bu kısa özgeçmiş, o meşhur “yapamayan yönetir derler” sözünü biraz evirip çevirerek “yapamayan öğretir derler” tezi üzerine düşünmeye itti beni. İstasyon, birbirinden çok farklı görünen o üç eylemi (edebiyat okumak, edebiyat öğretmek ve edebiyat yapmak) aynı potada eritti neticede. Fakat tek kıymeti bu değil.

 

Yazarın 2007 tarihli ilk kitabı bir öyküydü ve Fasulyenin Bildiği, Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nü kazanmasıyla basılmıştı. Edebiyatın hem icra, hem eğitim kısmından oluşan bir hayattan, deyim yerindeyse edebiyatı merkezine almış bir yaşamdan yaklaşık on üç yıllık uzun bir sürede, hacmen hafif yalnızca üç kitap çıkmış olması tuhaf. Fakat özellikle, 2014’te Avrupa Birliği Edebiyat Ödülü’ne de layık görülen Hah’ın ağdalı üslubu ve ustalıkla örülmüş türlerarası biçemi düşünüldüğünde Oğuz’un yazdığından çoğunu sildiğini, dil üzerine fazlasıyla kafa yorduğunu çıkarmak mümkün. Fasulyenin Bildiği ve bence İstasyon için de aynı şeyleri söylemek zor, bunlar daha “doğrudan” metinler zira. Fakat İstasyon, değindiğim doğrudanlığı sürprizsiz bir tekdüzeliğe indirgemekten kurtulmuş, aksine, yalın bir anlatımla bu göstergeli metni her çeşit okur için mümkün ve anlaşılabilir kılmış: “Olanları berrak bir zihinle takip edebiliyorum ama yalnızca çok kısa bir süreliğine. Sonra bağlamı kaybediyorum ve garip düşüncelere kapılıyordum; olmamam gereken bir yerdeymişim, istemediğim bir şeye sahipmişim, sevdiğim bir şey kaybolmuş mu ne.”

İnzivai havayı bozan misafirler
Son dönem Türkçe edebiyatta çokça konu edilen “ev” meselesine İstasyon’da da rastlıyoruz. Fakat buradaki ev, bir ikameti değil sığınağı akla getiriyor daha çok. Üniversitedeki işini kaybeden baş karakter Deniz, eski arkadaşı Nihal’in davetiyle başkent çevresinde bulunan bir adadaki “istasyon ev”e taşınıyor. Bu taşınma geçici, asıl niyet, Deniz’in hem kendine, hem de istasyon eve bir süreliğine göz kulak olması. Birinci tekilden okuduğumuz anlatımda Deniz’in yazar-anlatıcı olmadığı açık fakat bir taraftan, yazarla ilişkilendirilebilecek bazı ipuçlarına da rastlıyoruz. Edebiyat dersleri veren Deniz’in, istasyon evde geçireceği bu sürede ders notlarını kitaplaştırmak gibi bir hedefi var. Ada’daki bu kitap yazmaya elverişli görülen inzivai hava, Deniz’in bir süre sonra hayatına giren terk edilmiş köpek Arkadaş ve evin ikinci misafiri olarak çat kapı gelen kız çocuğunun mevcudiyetiyle dağılıyor. İlginç olan, Deniz bundan şikayetçi değil. Zira kitabın ilerleyen bölümlerinde, bu ders notlarını kitaplaştırma işinden henüz başlamamışken vazgeçtiğini söylüyor. Bunun gibi beklenmedik anların sayısı çoğaltılabilir, Oğuz böylece belki de, okura hayatından çok detay sunmayan Deniz hakkında ne denli yanılmış olabileceğimizi hatırlatmaya çalışıyor.
“Bazen küçücük bir sarsıntı her şeyi bir arada tutanı yerinden oynatmaya yeter.”
Kitapla ilgili olay akışını aktarmak yerine, Deniz’in kısa sürede Ada’da hayatına girip çıkan herkesin bir biçimde ona dokunduğunu, Deniz’e geride bıraktıklarını hatırlattığına değinmekle yetinelim. Birgül Oğuz’un baş karakterine bu hayat muhasebesini bir istasyon evde, bir adada yaptırması akıllıca. İstasyon’un göstergelerle dolu bir metin olduğunu söylemiştik. Yazının başında değindiğim, metnin “tek kıymeti bu değil” derken ifade etmeye çalıştığım şeyi daha da netleştirelim şimdi: Birgül Oğuz bu kitabında, Hah’ın pek çok çevrelerce övgüler alan yoğun üslubunun artık geçmişte kalan bir yazara ait olduğunun altını çiziyor. İstasyon, Oğuz’un edebiyatı için pekala bir devrim sayılabilir.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok.

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Avrupa’da tasavvufun varlığının, İslam’ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs’ten başlayarak ele alınmak durumundadır.

Türkçeye “yer siyaseti” şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafî konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.