Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

BirKlasik // Aylaklığa övgü



Toplam oy: 464
John Steinbeck // Çev. Püren Özgören
Sel Yayıncılık
Steinbeck, Sardalye Sokağı’nda, kısa romanın büyük ustası olduğunu bir kez daha kanıtlamış.

Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından birisi olan John Steinbeck, 27 Şubat 1902’de Salinas’ta, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Stanford Üniversitesi’nde okudu ama mezun olamadı. New York’ta gazetecilik kariyeri yapmak istiyordu ama gazetecilikte de umduğunu bulamadı. Salinas’a geri dönmek zorunda kaldı. Yazma tutkusu hep vardı Steinbeck’in. Geçim sıkıntısı çekiyor, entelektüel birikimi ile uyuşmayan işlerde çalışıyor, ama bir yandan da büyük bir hızla art arda romanlar yazıyordu. İlk ikisinin geri çevrilmesi hayal kırıklığı yaratsa bile vazgeçmedi; sonunda Altın Kupa (1929) romanı yayımlandı. Ama asıl çıkışını 1935 yılında yayımlanan Yukarı Mahalle ile yakalayacaktı. İlk dönem romanlarının hepsinde en diptekilerin, evsiz barksız insanların, göçmen işçilerin hikayelerini anlatmıştı. Kariyerinin en önemli yapıtlarından biri kabul edilen Bitmeyen Kavga’da (1939) aynı insanların hayatlarını, işin içine sınıf perspektifi de katarak işlediğinde “kızıl”lar listesine alındı. Belki de o zamanlar henüz ABD’de komünistler için cadı kazanları kaynatılmaya başlamadığındandır, aldırış etmedi Steinbeck; unutulmaz kısa romanı Fareler ve İnsanlar (1937) ve Pulitzer Ödülü’ne değer görülüp milyonluk baskı adedine ulaşan Gazap Üzümleri’nde de bakış açısını değiştirmedi. John Steinbeck’in değişimi ise savaş sonrasında başladı; gerçeklerden uzaklaştı, demeyelim ama, keskinliği törpülenmişti. Yeteneği de öyle. Bu ikinci döneminde bir tek büyük, akılda kalan roman üretemedi. 1962 yılında Nobel Ödülü’ne layık bulunan Steinbeck, 1968’de –ardında on altı roman, iki hikaye ve altı da inceleme kitabı bırakarak– veda etti hayata.

 

Steinbeck’in iki farklı dönemi arasındaki geçiş sürecini temsil eden Sardalye Sokağı (1945), yazarın son önemli kitabıdır. Yakın bir zaman önce Türkçede yeniden yayımlanan Sardalye Sokağı’nda, Büyük Buhran döneminde, balıkçılık endüstrisinde çalışan insanların yaşadığı yoksul bir mahallede (California Monterey’deki Cannery Row olarak bilinen bir sokakta) geçen bir hikaye anlatıyor Steinbeck. Deniz biyoloğu Doc, işsiz güçsüz ressam Henri, yerel bakkal Lee Chong, mahallenin aylak ya da ayaktakımının lideri Mack ve genelev işletmecisi Dora özelinde yoksul insanların yaşadığı Sardalye Sokağı’ndaki ilişkiler –sevgi dolu bir bakışla– sergilenir.

 

Romanın merkezi karakteri Doc, California sahilindeki deniz canlılarını araştıran bir biyolog. Başlıca işi bu canlıları toplayıp ülkedeki diğer araştırma kurumlarına ve müzelere göndermek. Sakin, bilge, karizmatik, yalnız ve iyi kalpli bir adam. Öyle ki, etrafındakilerin anlattığı her türlü saçmalığı dinleyip bilgece yorumlamaktan, etrafındakilere elinden geldiğince yardımcı olmaktan imtina etmiyor. "Onu tanıyan herkes ona borçlu”...

 

 

Olaysız, başı sonu olmayan ve bu nedenle de özeti akılda bir şey bırakmayacak türden bir hikaye var aslında. Hikayedeki yegane olay, başta Mack ve arkadaşları olmak üzere mahalle halkının Doc’a “borçlarını ödemek,” daha doğrusu sevgilerini göstermek için düzenlemeye kalkıştıkları doğum günü partisi. Bu süreç boyunca –onunla eş zamanlı biçimde– Sardalye Sokağı sakinlerinin –ana karakterlerin– dünyasına giriyoruz. İlk bakışta basit ama barındırdığı duygularla, dostluk ilişkileriyle, dayanışmayla, hayat felsefesiyle huzur verici bir dünya bu. Steinbeck’in özlemini çektiği bir dünya belki de...


Orhan Kemal bakışı

 

Sardalye Sokağı, Steinbeck’in Yukarı Mahalle ile başladığı “California” üçlemesinin ikinci kitabıdır. 1954’te yayımlanan Tatlı Perşembe romanı ile Sardalye Sokağı’na, sokağın insanlarına geri döner Steinbeck. Yıllar geçmiş ama sokak değişmemiştir. Değişen tek şey Doc’un bir sevgili bularak yalnızlıktan kurtulması olacaktır. Bu Steinbeck’in kahramanına duyduğu sevginin işaretidir. Aslında Steinbeck’in bütün romanlarında yazarla kahramanları arasındaki güçlü bağ hemen göze çarpar. Fethi Naci’nin “romanımızda Orhan Kemal bakışı” dediği türden bir bakışla yaklaşır kahramanlarına/kişilerine Steinbeck. (Sözü Orhan Kemal’e getirmişken; Steinbeck’in tarım işçilerinin, aylaklarının, mahalle ilişkilerinin Orhan Kemal romanlarıyla –mesela Eskici Dükkânı ile, Bereketli Topraklar Üzerinde ile, Baba Evi ile– benzerliğine dikkat çekmek isterim.)

 

Steinbeck’e dönelim yeniden: Başkalarının küçümsediği, hor gördüğü, daha da kötüsü görmezden geldiği insanların içindeki derinliği ya da çocuksuluğu, masumiyeti, yaşama sevincini açığa çıkarır Steinbeck. Bunun nedeni romanlarındaki kişilerin yaşadığı hayatı, o hayatın çilesini, kavgasını, kavganın içinden doğan dostluk ve dayanışmayı Steinbeck’in de paylaşmış olmasıdır. Sardalye Sokağı’nın aylak takımına da yabancı değildi. Memleketine hüsranla döndüğünde geçim sıkıntıları çektiğinden söz etmiştim. Bu dönemde bulduğu her işe girip çıkmış, zamanının çoğunu aylaklar arasında geçirmişti. Elbette iyi bir roman yazmak için “yaşamak şart” öncülünde ısrarcı değilim. Ne var ki iyi bir yazar hem iyi bir gözlemci hem de başkalarının acılarına duyarlı olan insandır. Steinbeck’te bu iki özellik de mevcuttu. Üstelik hayat felsefesi onlarla birlikteyken şekillenmişti. Doc’un ağzından özetleyelim Steinbeck’in felsefesini: “İşte gerçek filozoflar bunlardır bana kalırsa. Mack ile çevresindekiler dünyada olmuş bitmiş ve olacak her şeyi bilirler. Bence bu dünyada başkalarından çok daha iyi bir şekilde yaşamayı beceriyorlardır. İnsanların ihtiras, hırs içinde kendilerini parçaladıkları anlarda bile onlar rahat ve huzur içindedirler. Sözüm ona muvaffak olmuş dediğimiz adamların hepsinin mideleri hasta, ruhları bozulmuştur. Fakat Mack ile çevresindekiler sapasağlam ve şaşılacak derecede temiz kalmış insanlardır. İstedikleri her şeyi yapabilirler. İştahlarını başka türlü göstermeye çalışmadan tatmin edebilirler. (...) İnsanlarda beğendiğimiz güzel huylar; iyilik, cömertlik, açık kalplilik, dürüst ve anlayışlı oluş, hassasiyet hep bizim cemiyet düzenimizde başarısızlığın dostlarıdır. Şiddetle eleştirip, beğenmediğimiz sertlik, ihtiras, kazanç hırsı, aşağılık bencillik ve menfaatperestlik de başarıyı, şöhreti sağlayan etkenler oluyor. Biz insanlar, birincisinin hayranı olduğumuz halde, ikincisinin sonuçlarına bayılırız”...

 

Hayattan kısa bir kesit sunan bu kısa romanına, hayata bakışını yansıtan daha pek çok motif ve tema sığdırmış Steinbeck. Pek azını doğrudan dile getiriyor; düşüncelerini hikaye içine yedirerek aklımıza ve duygularımıza yavaş yavaş sızdırıyor ve sonuçta onun bakışını paylaşmamızı sağlıyor. Tıpkı Fareler ve İnsanlar’daki gibi. Steinbeck, Sardalye Sokağı’nda, kısa romanın büyük ustası olduğunu bir kez daha kanıtlamış.

 

 


 

 

SabitFikir arşivinden ek okumalar:

 

İkisiBirArada // Steinbeck'in peşinde yollara düşmek

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.