Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir rüyanın sonu



Toplam oy: 788
Norman Mailer // Çeviren: Ahmet Ergenç
Sel Yayıncılık
Norman Mailer kolay yabana atılacak bir yazar değil; anlatının öylesine etkileyici, öylesine pırıltılı bölümleri var ki karşınızda en büyük yaratımını henüz gerçekleştirememiş bir dâhinin bulunduğunu hissediyorsunuz.

Çok uzun zaman önce, ilk gençlik yıllarımda okumuştum Norman Mailer romanlarını. Çıplak ve Ölü, 1971 yılında Türkçeye çevrilmiş, çeviriler Marilyn Monroe hakkında bir inceleme kitabı ve Geyikli Park ile Körler Körlere Yol Gösteriyor isimli romanları ile sürmüştü. 80'lerde Barbarlık Kıyısı, Celladın Şarkısı, Sert Erkekler Dans Etmez kitapları eklendi çevirilere.

 

Norman Mailer'in 63-64 yılları arasında Esquire dergisinde sekiz ay tefrika ederek tamamladığı ve 1965 yılında kitaplaştırılan romanı Amerikan Rüyası ise, Türkçede ilk olarak, 1970 yılında E Yayınları’ndan çıkmıştı. Geçtiğimiz ay da, yani tefrika edilişinden yaklaşık elli yıl sonra da yeni bir çeviriyle yeniden karşımızda Amerikan Rüyası...

 

Amerikan edebiyatının en renkli isimlerindendi Norman Mailer. Yirmi beş yaşındayken yazdığı ilk romanı ve başyapıtı Çıplak ve Ölü yayımlandıktan sonra hayatı değişiverdi. Eleştirmenlerce göklere çıkarılan, çok satar listelerinin başına oturan ve bugün bile "İngilizce yazılmış en iyi yüz roman" arasında sayılan kitabı sayesinde Mailer, maddi ve manevi anlamda, “Amerikan Rüyası”na dalma fırsatı buldu. Politik tavırları, evlilikleri, gazeteciliği, eserleri ve aldığı ödüllerle uzun yıllar boyunca ilgi odağı olmayı da başardı.

 

İkinci Dünya Savaşı'na katılmış ve Filipinler'de görev yapmıştı. Bir savaş romanı olan Çıplak ve Ölü’de işte bu deneyimlerini yansıttı. Dördüncü romanı Amerikan Rüyası’nda da Norman’ın kişisel deneyimlerinden bolca yararlandığını söyleyebilirim. Çabuk yükselip çabuk tükenen bir roman kahramanı üzerinden “Amerikan Rüyası” denen zihniyeti acı bir alayla teşhir ediyor. Söz konusu teşhir, savaş sonrası ABD toplumuna, toplumun her kesimine yönelik sert bir eleştiriyi de barındırıyor.

 

Görünüşte her şey kusursuz gibi 



Stephen Richards Rojac, kısa adıyla Steve, Harvard'da okumuş, II. Dünya Savaşı'ndan bir kahraman olarak dönmüş, 1946 yılında, henüz 26 yaşındayken ABD Kongresi'ne seçilmiş, zengin bir ailenin güzel ve çekici kızıyla evlenmiş... Şimdilerde New York'ta bir üniversitede varoluşsal psikoloji profesörü olarak görev yapıyor ve televizyondaki sansasyonel talk-show’larıyla tanınıyor. Kısacası, görünüşte her şey kusursuz gibi. Oysa Steve böyle bir hayatı sürdürmekten, yükselip yükselip düşmekten yorulmuş durumda, hatta intiharın eşiğinde, dahası içinde yatan cinayet eğiliminin farkında. Ayrı yaşadığı karısı ile tartıştıkları ve alkolün de biraz fazlaca kaçtığı bir gece, içindeki cinayet işleme potansiyeli fiiliyata dökülecek, karısını boğarak öldüren Steve olayı intihar gibi göstermeye çalışacaktır. 

 

İşte bu cinayet gecesinde başlayan hikaye, sonraki 24 saatlik zaman dilimini kapsıyor. Çok uzun süren bu 24 saat içinde olayı soruşturan polisler tarafından sıkıştırılan Steve pek çok insan, olay ve durumla karşılaşıyor. Olay duyulunca her iki işinden de -hem üniversiteden hem televizyondan- atılıyor, mafyöz tiplerle dalaşıyor, bir bar şarkıcısı ile tanışıp yeni bir aşkın heyecanını yaşıyor, para ve siyasi nüfuz sahibi kayınpederi ile yüzleşiyor. Ama asıl yüzleşmesi kendisiyle...

 

Sert erkekler masum mu?


Amerikan Rüyası’nın tefrika edilerek yayımlanması, alçakgönüllülükten hiç nasiplenmemiş Norman Mailer'ın bilinçli bir seçimiydi. Kendisini Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarlarla kıyaslamaktan imtina etmeyen Mailer, her bölümü bir aylık süre içinde tamamlarken Charles Dickens'ın yöntemini kullanmış ve bir anlamda onunla boy ölçüşmüştü. Ancak yalnızca yöntemi taklit etmiş, biçim anlamında ise 19. yüzyıl roman geleneğinden uzaklaşmıştı. Bilinç akışına, hayallere, metaforlara yer veren ve yer yer şiir dilini kullanan Mailer, Amerikan Rüyası’nı modernist bir anlayışla kaleme aldı. “Peki sonuç ne oldu?” diye sorabilirsiniz. Yayımlandığı dönemde farklı tepkiler ve yorumlar çıkıyor karşımıza. Romanı göklere çıkaranlar kadar yerin dibine batıranlar da var. Ne var ki, okuyucunun beğenisi, satış rakamlarından anlaşılıyor. Beğeni ve ilgi Hollywood'un iştahını da kabartmış olmalı ki roman 1966’da sinemaya uyarlandı. Kısacası, toplumsal eleştiriyi hedefleyen Norman Mailer'ın amacından farklı biçimde alımlanmış Amerikan Rüyası

 

Romanın sorunlu yanı da tam burada; "istenmeyen" bir okuma tarzına izin vermesinde, hatta böyle bir okumayı teşvik etmesinde. Barındırdığı, hatta arada bir açıkça telaffuz ettiği siyasi ve toplumsal eleştirilere rağmen Amerikan Rüyası akılda sert bir erkeğin dramı olarak kalıyor. Doğrusu Norman Mailer bu sert erkek karakterine karşı hiç tarafsız değil; sevgi ve anlayışla yaklaşmış roman kahramanın eylemlerine ve düşüncelerine. Başından altı evlilik geçen, kadınlara, içkiye ve uyuşturucuya bağımlılığını hiç gizlemeyen, kadın özgürlük hareketine karşı olduğunu sakınmasızca söyleyen Mailer, sanki roman kahramanıyla birlikte kendisini de temize çıkarıyor. Suçu usulca ikinci plana itiveriyor. Öyle ki, öldürülen kadını öldüren erkeğin -tek taraflı- bakış açısıyla değerlendirmekten başka bir şansı olmayan okuyucu, cinayetten rahatsızlık bile duymuyor. İşte Steve'in karısı hakkındaki düşüncelerinden örnekler: "O, yani Deborah, büyük bir kaltaktı, türüne az rastlanır bir dişi. (...) Deborah bana kancalarını takmıştı, sekiz yıl önce kancaları sabitlemişti ve o kancalar başka kancaları doğurmuştu. Onunla yaşarken cinai eğilimlere sahiptim; ondan ayrılmaya kalktığımda ise intihar eğilimleri baş gösterdi. (...) Deborah yalanların hakikatlere yol açtığı ve hakikatin de yanıp sönen yalanlar doğurduğu o muhteşem belirsizlik diyalektiği konusunda tam bir uzmandı."

 

Roman bu yanıyla sert erkek kültürünü sevenlere hitap etmiş, Henry Miller ve D. H. Lawrence gibi yazarların övgülerini kazanmıştı. Buna karşılık, kadın hakları savunucularından tepkiler aldı. Mesela feminist eleştirinin öncülerinden, Cinsel Politika kitabının yazarı Kate Millett, Amerikan Rüyası’na şiddetle saldırmıştı. 

 

Amerikan Rüyası tuhaf bir roman. İdeolojik arka planını, rahatsız edici yanlarını bir tarafa bırakalım; zaman zaman kurguya ilişkin aceleye gelmişlikten kaynaklanan sorunlar da barındırıyor. Ancak Norman Mailer kolay yabana atılacak bir yazar değil; anlatının öylesine etkileyici, öylesine pırıltılı bölümleri var ki karşınızda büyük bir yazarın, en büyük yaratımını henüz gerçekleştirememiş bir dâhinin bulunduğunu hissediyorsunuz.

 

 


 

 

* Görsel: Furkan Nuka Birgün


Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.