Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Bir Seri katilin Gerçek Hikayesi



Toplam oy: 5
Çumra 1965 - Bir Seri Katilin Gerçek Hikayesi henüz kapağını aralamadan “ben başkayım” diye fısıldıyor. Sevinç Yavuz’un romanı tam da arkeolojik kazıların en heyecanlı günlerinde, 1965’te geçiyor. Çatalhöyük’ün getirdiği güzel şöhret kadar, bir de başında musibet vardır Çumra’nın; kaybolan insanlar. Üstelik kaybolanlardan üçü kazıda vazifeli Alman arkeologlardır. Bunun üzerine Ankara, gözü pek, genç, hırslı bir emniyet amiri tayin eder küçük ilçeye.

Polisiye edebiyatın tekinsiz labirentlerinde gezerken korkudan heyecana, hüzünden şaşkınlığa pek çok duyguyu deneyimleyen okur, olayların ya da vahşetin dozu ne ölçüde artarsa artsın, kurgunun kendine ilişmeyeceğini bilmenin emniyetindedir. Bununla beraber, ilhamını gerçek hayattan alan hikâyelerin sunduğu okuma deneyimi, okuyucuda daha farklı tesirler bırakabilir. Bir kitapta anlatılan her şeyin hayali olduğunu bilmek başka şey, daha evvel yaşanıp sonradan kağıda döküldüğünü bilmek başka. Çumra 1965 - Bir Seri Katilin Gerçek Hikayesi isminden ve alt başlığından da anlaşılacağı üzere 1965 yılında Konya’nın Çumra ilçesinde işlenen bir dizi seri cinayeti konu edinmesiyle, henüz kapağını aralamadan “ben başkayım” diye fısıldıyor.

Çatalhöyük kazısı ve cinayetler
Gazeteci ve televizyoncu Sevinç Yavuz, daha evvel kaleme aldığı belge niteliğindeki Türk Seri Katiller kitabında, yazacağı eserin ipuçlarını vermişti. O kitabında da incelediği ve olayın gerçekleştiği dönemde gazetelerde “Çumra Canavarı” olarak kendine yer bulmuş seri katilin hikâyesini, bu defa müstakil bir kitap olarak okurun beğenisine sunmuş. İşin içine arkeoloji ve gizem de girince, ortaya son derece çekici bir hikâye çıkmış.
Evveliyatında bataklık olan, gelip geçen bir tren haricinde kendi halinde unutulmuş bir kasabaymış Çumra. Atatürk, Adana seyahati esnasında Çumra’dan geçerken, kasabanın bayındır hale getirilmesini ve ilçe yapılmasını istemiş. Hikâyesi burada ivme kazanan Çumra, 1958’de Çatalhöyük’ün keşfi ve takip eden yıllarda yapılan kazılarla bir anda tüm dünyanın ilgi odağı olmuş. Sevinç Yavuz’un romanı tam da arkeolojik kazıların en heyecanlı günlerinde, 1965’te geçiyor. Çatalhöyük’ün getirdiği güzel şöhret kadar, bir de başında musibet vardır Çumra’nın; kaybolan insanlar. Üstelik kaybolanlardan üçü kazıda vazifeli Alman arkeologlardır. Bunun üzerine Ankara, gözü pek, genç, hırslı bir emniyet amiri tayin eder küçük ilçeye.
Aşık olduğu karısı ve küçük kızıyla Çumra’ya gelen emniyet amiri Ali Kemal, vakit kaybetmeden kolları sıvar ve vakaları incelemeye koyulur. Teşkilattaki polislerden bazıları, yeni amirlerinin azminden huzursuz olmuşlardır. Yine belediye başkanı da Ali Kemal’e karşı küçümseyicidir. Parçaları birleştirmeye başlayan Ali Kemal, kayıpların Çatalhöyük kazısı ve yozlaşmış idari mekanizmayla ilgisi olabileceğini hisseder. Bu esnada ortaya çıkan bir cesetse işleri daha karmaşık hale getirir. Aylar önce öldürüldüğü anlaşılan ceset, gömüldüğü yerden çıkarılmıştır. Bu, katilin meydan okuması mıdır, yoksa ipuçlarını işaret ettiği bir oyun mudur?
Parçalar yerine oturmuyor
Ali Kemal’in cinayetler ve Çatalhöyük kazısını ilişkilendirmesi için daha başka haklı gerekçeleri de vardır. Binlerce yıl evvel bu topraklarda zamanının ötesinde bir uygarlık kuran bu insanlar, tıpkı katilin yaptığı gibi, ölülerini yaşam alanlarının zeminlerine, cenin pozisyonunda ve dik şekilde gömmüşlerdir. Öte yandan küçük kasabanın ketum halkının sanki olayları yok sayıyormuş hatta ört bas ediyormuş gibi davranması da emniyet amiri için bir muammadır. Pek çok kişi aylardır haber alamadığı bir yakınının aslında “büyük şehire” gitmiş olduğunu, bir varsayımdan çok hakikat gibi dile getirmekten çekinmez. Ali Kemal yapbozun parçalarını birleştirdikçe, yerine oturtulması gereken daha çok parça çıkar karşısına.
Bu süreçte en çok şüphelendiği kişiyse, kazıyı yürüten ekibin lideri Alman arkeolog William’dır. Kendisine karşı sergilediği bariz hasmane tutum, amirin dikkatini arkeolog üzerinde yoğunlaştırır. O günlerin birinde kaybolan, kazıda vazifeli şoför ise Ali Kemal’in kuşkularındaki haklılığını gösterir gibidir. Polis amiri topladığı tüm bilgileri masaya serer ve büyük resmi görmeye başlar. Kazı ekibinden kaybolan şahıslar, binlerce yıl önceki adetlere uygun gömülen cesetler, tekinsiz bir arkeolog, Ali Kemal’in gayretlerinden hiç memnun olmayan bir belediye başkanı… Besbelli ortada arkeologların ve siyasilerin de dâhil olduğu bir tarihi eser kaçakçılığı meselesi vardır ve bu şebeke işlerini yürütebilmek için cinayet işlemekten dahi çekinmemektedir. Fakat Ali Kemal’in birleştirdiği parçalar yerine oturmayacaktır. Olay tahmin ettiğinden daha farklıdır ve cinayetleri çözmek için çıktığı bu yol, katille kesişeli çok olmuştur.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının yazarı J. D. Salinger hakkında söylenecek çok şey var ve aynı zamanda -mükemmel bir tezat olarak- o kadar da çok şey yok.

10 Temmuz 2011… İstanbul/Balmumcu… Dünya Bülteni’ndeki ofisinde Akif Emre bir kitap uzattı… Kitap o dönem Klasik Yayınları’ndan çıkan İhsan hocanın Fuzûlî Ne Demek İstedi? kitabı... “Oku, konuşalım” dedi. Fuzûlî’nin bir şiirinin şerhini İslam düşünce geleneği içinde dolaşarak okuyordum adeta.

Avrupa’da tasavvufun varlığının, İslam’ın intişarıyla paralel bir seyir izlediği malumdur. Sanılanın aksine, tasavvuf teori ve pratiğinin Batıdaki serüveni modern dönemin çok öncesinde, belki de Endülüs’ten başlayarak ele alınmak durumundadır.

Türkçeye “yer siyaseti” şeklinde aktarılan bir terim jeopolitik. Bir ülkenin sosyal, ekonomik, kültürel müktesebatını, özellikle de iç ve dış politikasını daha çok coğrafî konumunu merkeze alarak inceleyen bilim dalı.

Kulis

Orhan Veli'den Geriye Şiir Kaldı

ŞahaneBirKitap

Ölmek ve gülmek kelimeleri yan yana çok da gelmez. Belki fonetik olarak ya da bir şiirin kafiyesi olduğunda yakalanan uyum kulağa hoş gelse de ölüm ne olursa olsun acı verir insana. Gülecek yanını bulmak zordur ölümün. “Sen adamı öldürürsün” diyerek kahkaha atarken bile güldürmek ve öldürmek aynı cümlede geçti diye kısa süreli bir sarsıntı geçirdiğimiz olur.

Editörden

Edebiyat en basit tanımıyla malzemesi insan olan bir sanattır. Çünkü insanı anlatmada aracısızdır edebiyat. Tarihin insanı anlattığı söylense de, bu bana hep kocaman bir yalan gibi gelmiştir. Öyle ya, insanı tarih değil, edebiyat anlatır. Tarih ise insanı anlatmada yine edebiyattan faydalanır. İnsanın kendini bulması için önce araması gerekir sanırım.