Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Biraz Umut, Bolca Küf Kokan Öyküler



Toplam oy: 9
Özellikle Sovyet döneminin yarı karanlık, bol gri, biraz umut bolca da küf kokan günlerinde geçen öyküler, bu düş kırıklığı ülkesinin seslerini daha fazla yitirmiş kadınlarının hikâyelerine odaklanıyor: Kimselerin umursamadığı, terk edilmiş, mutsuz aile fertlerinin arasında kalmaktan sıkılmış, dört duvar arasına sıkışmış kadınlar…

Sinema-TV okuduğum yıllarda hocalarımdan öğrendiğim ve sonrasında, yayıncılık hayatımda da epeyce işime yarayan bir bilgidir: “Film, jenerikte başlar.” Çünkü, izleyiciyi az sonra izleyeceği filme hazırlar jenerik görüntüler; ister isimler aksın, ister yapım şirketlerinin kocaman logoları (ki dikkat edin, her filmde o filmin atmosferini yansıtan bir şekilde karşımıza çıkar aslında bunlar) dönüp dursun ekranda… İşin yayıncılık kısmına gelirsek eğer, bir kitap da kapağından başlar diyebiliriz. Kapak tasarımı sizi az sonra okuyacağınız metnin dünyasına çağırmalı, o atmosfere hazır etmeli, içerikle ilgili ipucu vermemeli belki ama belli belirsiz göz kırpmalıdır.

 

Özellikle son yıllarda, “kapak tasarımı” denince ilk akla gelen yayınevi olan Jaguar Kitap’ın hemen hemen tüm kitapları için de bunu söyleyebiliriz. Hatta Orhan Pamuk’un, “Kitap kapakları insan yüzlerine benzer: Ya yaşadığımız bir mutluluğu bize bütün gücüyle hatırlatır ya da bilmediğimiz bir mutlu âlemi vaat ederler. Bu yüzden kitap kapaklarına insan yüzlerine bakar gibi tutkuyla bakarız.” sözlerinden ilhamla, Jaguar Kitap’ın hemen hemen tüm kitap kapaklarına tutkuyla yüzüne baktığımız bir sevdiğimiz gibi bakmaktan kendimizi alamadığımızı söylersek, yalan söylemiş de olmayız.

Kadınları anlatan, şiirsel ve gerçeküstü öyküler
Evler, Cinler, Perdeler kitabının sosyal medyadaki ilanını görünce, eski bir dostu görmüş gibi mutlu oldum ben de. Kitabın ismi okurun kulağına bir şeyler fısıldıyor, kitabın kapağı ise bizi yine can evimizden vuruyordu. Kapaktaki -bomboş bir kâğıdı delip geçmiş, ucunda bir tutam iplik- dikiş iğnesiyle kitabında adındaki “perde” kelimesi zihnimde birleşerek, bana hemen Sevim Burak’ı hatırlattı hemen. (Perdelere iğnelediği cümlelerini montajlayarak oldukça garip bir şekilde vücuda getirdiği öyküleriyle Sevim Burak, hem teknik hem de içerik olarak Türk edebiyatının en etkileyici isimlerinden biridir hiç şüphesiz.) Birkaç gün sonra kitapçıdan alıp hemen okumaya başladığımda da kitabı, bu konuda çok da yanılmadığımı görmüş oldum zaten. Genellikle kadınları anlatan, şiirsel ve gerçeküstü öykülerin yazarı Sevim Burak’ın çok uzaklardan, Rusya’dan bir kalem kardeşinin öykülerini bir araya getiriyor Evler, Cinler, Perdeler. 1938 doğumlu Ludmilla Petrushevskaya, Rusya’nın yaşayan en büyük yazarlarından. Birçok ödüle layık görülmüş romanları, öyküleri ve oyunları olan Petrushevskaya, Türk okurlarıyla ilk kez Ayşe Hacıhasanoğlu’nun titiz çevirisiyle, bu öykü seçkisiyle buluşuyor. Kapağı aşıp iç sayfalara ulaşınca da sizi öncelikle, aynı zamanda Jaguar Kitap’ın kurucusu da olan edebiyat sevdalısı Behlül Dündar’ın muhteşem önsözü karşılıyor.
Özellikle Sovyet döneminin yarı karanlık, bol gri, biraz umut bolca da küf kokan günlerinde geçen öyküler, bu düş kırıklığı ülkesinin seslerini daha fazla yitirmiş kadınlarının hikâyelerine odaklanıyor: Kimselerin umursamadığı, terk edilmiş, mutsuz aile fertlerinin arasında kalmaktan sıkılmış, dört duvar arasına sıkışmış kadınlar… Zaman zaman rüyaların bulandırdığı, zaman zaman katı gerçekliği daha da sert kılan gerçeküstü ve hatta fantastiğe varan üslubuyla da dikkat çekiyor Petrushevskaya’nın öyküleri. Kimselerin bilmediği, ama orada bir yerde yaşanan, kuvvetle muhtemel yaşanmaya devam eden, küçücük ayrıntılara dünyanın tüm acılarını, tüm hüzünlerini, tüm keşkelerini sığdırmışların hayatlarını anlatıyor bizlere masalsı gerçekliğiyle.
Elbette, her şeye rağmen ayakta kalmakta direnen, her şeye rağmen yeni doğan günden umutlu, yola devam etme gayretinde tüm öykülerin kahramanları. Tıpkı, çoğu zaman tüm kaybedişlerimizi birer zafer olarak görmeye alışmış bizler gibi. Çünkü anlatılması gerekir, anlatılmayan ne kadar hikâye varsa, aslında hep bizi anlatan…

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Takvimler 1990’lı yılları gösterirken “bilimkurgu mu yoksa kurgubilim mi” diye özetleyebileceğimiz bir tartışma vardı. İngilizce “Science fiction” kavramına dilimizde bir karşılık arayışı devam ediyordu o yıllarda. Hâlâ da mesele tam olarak çözülmüş değil. Zira Türk Dil Kurumu’nun tercihi “bilim kurgu” olsa da hâlâ bilimkurgu şeklinde yazmayı tercih edenler azımsanmayacak kadar çok.

Uzun ve ‘yeni bir dünya’ düzenine alışmaya çabaladığımız bir yılı geride bırakmak üzereyiz. Eskiden, çok da eski değil, geçen yıl aralık ayında yeni yıla umutla girmiştik oysaki… Tüm hayatımız değişti. Pandemi nedeniyle yeni alışkanlıklar edindik hepimiz. Evden çıkarken cüzdan, anahtar ve telefon kontrolü yaparken ilk sıraya maskeyi ekledik bu yıl.

Edebiyatın hemen her dalında eser vermek, sanırım 19’uncu de Lorme “Aşk Çelengi” demekmiş. yüzyıl şairlerinin bir özelliğidir. Onlar şiir yazar, hikâyeye bulaşır, romanla uğraşır, deneme ve piyesleriyle de anılırlar. Mesela Türk edebiyatında Namık Kemal de öyledir. Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmed Midhat Efendi… Örnekler çoğaltılabilir. Victor Hugo da aynı kuşaktandır.

Edebiyat ve sanat tarihi, zamanın ya da kitlelerin efsaneleştirdiği ancak kendilerine atfedilen değerin ne kadarına layık oldukları şüpheli sayısız isimle doludur. Bir eseri sevmek çoğu zaman onu ortaya koyanın kusurlarını görmezden gelmemiz için yeterlidir. Ne yazık ki gerçeklerle doğrularımızın tartıldığı terazide, gerçekler daima ağır basar.

Pandemiden önce yapabildiğim endişesiz, serbest seyahatlerimden biri Tiflis’e idi. Tiflis, Sovyet mirasına yer yer sahip çıkan, yer yer de bu mirası reddeden yapısıyla ikircikli bir kent. Tarihin gördüğü en zalim liderlerden Stalin’in Gürcü olması ikircikli yapıyı pekiştiriyor.

Kulis

Mİm Kemâl Öke: ''Engelin Hakikati ‘İçimiz’dekidir. Nefsimiz!''

ŞahaneBirKitap

Reenkarnasyon, tarih boyunca birçok coğrafyada bazı farklılaşmalarla olsa da kendisine yer buldu. Dilimize de ruh göçü adıyla aktarılan bu kavram, ruhun bir bedenden diğerine geçerek varlığını sürdürdüğüne dair bir inanç.

Editörden

“Ev ki ayrıntıdır. Susmalar, küçük sevinçler, küçük acılar, küçük konuşmalar, küçük yalnızlıklar...Hepsi hepsi.” Tüm dünyayı eve sığdırmaya çalıştığımız şu günlerde İlhan Berk’in evle ilgili metnine bile küçük şeyleri konu etmesi o kadar güzel ki. Siz nasıl düşünürsünüz bilmem ama bana göre de evle ilgili olan her şey “küçük”tür.