Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap
sabitfikir - dergi

Eleştiri

Eleştiri

Bütün olmaya dair hayal kırıklığıyla karışık arzu



Toplam oy: 705
Chimamanda Ngozi Adichie // Çev. Zeynep Çiftçi Kanburoğlu
Can Yayınları
Amerikana ırk ve ırkçılık üzerine yazılmış onlarca akademik esere taş çıkartıyor.

Birkaç haftadır dünyanın birçok ülkesinde gösterimde olan polisiye dizi The People v. O.J. Simpson, 12 Haziran 1994'te işlenen Nicole Brown Simpson ve Ronald Goldman cinayetlerinin ardından, eski Amerikan futbolcusu ünlü oyuncu O.J. Simpson'ın yargılanmasını işliyor. Los Angeles polisinin “Afrika kökenlilere” yaygın biçimde ve orantısız şiddet uygulamasını, özellikle 1992'de büyük tartışma yaratan taksi şoförü Rodney King'in maruz kaldığı korkunç muameleyi hatırlatarak başlayan dizi, esas meselenin ırkçılık olduğunu en başından ortaya koyuyor. İkinci bölümün hemen başında O.J., polisler tutuklama emriyle evine ulaşmak üzereyken kaçıyor ve canlı yayınla, tüm ABD'nin gözlerini ayırmadan izlediği bir kovalamaca başlıyor. Bu sırada televizyon izleyen, yargılama esnasında savcı yardımcısı olarak görev yapacak Christopher Darden, Simpson'ın lüks villasından çıkmayan, golf oynayan ve hayatı boyunca ırk eşitliği için hiçbir şey yapmamış, yani “artık beyaz olmuş” biri olduğunu söylüyor. (Sınıf ırkı döver!) Komşusu yaşlı amca cevabı yapıştırıyor: “Peşinde onu kovalayan polisler var. O şimdi siyah.” (Sınıf bazen görünmez olabilir, ama siyah olduğunu herkes görüyor adamım!)

 

Amerikana, içinde yaşadığımız modern toplumların en temel meseleleri hakkında sarsıcı saptamalar yapabilen, bunu yaparken de okuru adeta katılımcı bir yöntemle düşünme pratiğine dahil eden, dolayısıyla hem kapsam hem de yöntem açısından çok güçlü bir roman. Azgelişmişlik ve Üçüncü Dünya, gelişmiş ülkelerde göçmen olmak, ABD'de ırk ve ırkçılık hakkında bildiğinizi sandığınız ama aklınızın ucundan geçmeyen olağanüstü nüanslar, uzun yıllar “Batı”da yaşadıktan sonra “vatana” dönmenin yarattığı ikinci yabancılaşma romanın temel eksenlerinden. İki ana karakter olan Ifemelu ve Obinze'nin hayatlarını, lise yıllarından otuzlu yaşlarının ikinci yarısına kadar izleyen roman, bir kuşağın hayatındaki popüler kültür öğelerine ve dönüm noktalarına da ışık tutuyor. 

 

Nijerya'da doğup ABD'ye göç eden Ifemelu, tekil olmanın imkansızlığı karşısında parçalı kimliğini benimseyen, dışarıda kalmayı becerebilen biri.

 

 

 

Ifemelu'nun ergenlik yıllarında Lagos'ta başlayan hikaye, genç bir kızın gündelik hayatı üzerinden Nijerya'da toplum ve siyaset hakkında ince saptamalarda bulunuyor. Yazar Adichie, ordunun ülke üzerindeki hâkimiyetinden; yaygın yoksulluk, yoksunluk ve alt sınıflardan; ya da sınıf atlamanın dalkavukça, kökten dinci ve/ya “ahlaksız” yöntemlerinden bahsederken son derece rahat, yırtık kotların 90'larda nasıl da moda olduğundan söz eder gibi teklifsiz bir dil kullanabiliyor. Aklından geçenleri bir solukta söyleyen, gözlemleri keskin Ifemelu'nun, ifadelerinde gereksiz ayrıntılardan kaçınan, meselenin özünü kısa yoldan gözünüze sokan yetkin bir blogger olacağı baştan belli gibi duruyor.

 

Ülkesinde sürüp giden grevler ve üniversitelerin işlemez duruma gelmesinin ardından her nasılsa vize almayı başarıp ABD'ye giden genç kadının yaşadıkları, yeni bir ülkede yeni bir başlangıç yapmanın zorluklarını bir bir sıralıyor (Benzer zorlukları lise aşkı Obinze de İngiltere'de yaşıyor). Bir yandan doğdukları ülkeyi bir noktada muhakkak terk etmeye koşullanarak büyümek, öte yandan uzaktan hayranlık duydukları, diline ve kültürüne hâkim oldukları Kuzey'de (kağıtsız) göçmen olmanın ağırlığıyla ezilmek bu hayatların ortak noktası. Obinze bir metro istasyonunda durmuş, yanından hızlı adımlarla geçip giden insanları izlerken, çok acil ulaşmaları gereken bir yer, hayatlarının bir amacı varmış gibi yürüyen bu insanlara özeniyor. “Çalışabilirsin, burada kaçak değilsin, görünür birisin ve ne kadar şanslı olduğunu bilmiyorsun bile.”

 

Romanın merkezinde ırk kavramı ve Ifemelu'nun Amerika'daki hayatını belli bir düzene oturtmasının ardından (üniversite diploması, yeşil kart, düzenli iş) açtığı blog var: “Irk’ıncı ya da Amerikalı Olmayan Bir Siyahın (Daha Önce Zenci Olarak Bilinen) Amerikalı Siyahlara Dair Muhtelif Gözlemleri.” Hiç kimsenin siyah bebek evlat edinmek istememesi, kendi ülkelerinde siyah olduklarını düşünmeyen Jamaika ya da Ganalıların Amerika'da siyah ve sadece siyah olmaları, siyah bir kadına iltifat etmek için illa ki “güçlü” kelimesinin kullanılması, popüler kadın dergilerinin yüzde seksen oranında beyaz kadın fotoğraflarıyla dolu olması ve sadece beyaz kadınların işine yarayacak saç, makyaj tavsiyelerinde bulunması, ister siyah, Yahudi, Hispanik, Uzakdoğulu olsun, tüm madun grupların çelişkili bir şekilde WASP beyazlığını (yani beyazlığın ayrıcalıklarını) arzulaması, simsiyah siyahlar ve melez siyahlar arasındaki statü farkı, Michelle Obama'nın lepiska saçları, yazdığı çarpıcı yazılardan sadece birkaçı. Hepsi de hayatın içinden harika örneklerle bezenmiş bu yazıları, Ifemelu'nun akademisyen sevgilisi Blaine fazla genellemeci ve sığ bulsa da Amerikana ırk ve ırkçılık üzerine yazılmış onlarca akademik esere taş çıkartıyor.

 

Bridget Jones ya da Carrie Bradshaw

 

Chimamanda Ngozi Adichie sadece doğduğu ülkeyi terk ettiğinde ve başka bir coğrafyada var olma mücadelesi verdiğinde değil, ülkesine geri döndüğünde de aslında yabancı olan bireylerin varoluş durumunu trajikleştirmeden anlatmayı başarıyor. Daha küçük bir kızken annesinin şuursuz, batıl dindarlığını ya da halasının metres hayatını eleştirebilen Ifemelu, hayatı boyunca içinde bulunduğu her durumda gözlemleyen ve dolayısıyla yadırgayan, şüpheci bir karakter. Bu yönüyle hiçbir kimliğe yapışmıyor, hiçbirine mutlak üstünlük atfetmiyor. Sınıf arkadaşı Emenike gibi kolaylıkla “Biz İngilizler” diyebilen ya da yurt dışından ülkesine dönmüş dostları gibi Lagos'un nasıl New York'a benzemediği konusunda söylenen biri değil. Girdiği kabın şeklini sorgulamadan benimseyenlere kuşkuyla yaklaşan, saf, bütün, tekil olmanın imkansızlığı karşısında parçalı kimliğini benimseyen, dışarıda kalmayı becerebilen biri.

 

Gündelik siyaset bağlamında ve kamusal olarak çokça tartışılan konuları müstehzi bir blogger edasıyla işleyen roman, konu ergenlik, gençlik, ilişkiler, ayrılıklar, aşk olduğunda aklı başında bir Bridget Jones hikayesini ya da seksten yeterince bahsetmeyen bir Sex and the City bölümünü hatırlatıyor. Bridget Jones ya da Carrie Bradshaw gibi yazar bir karakter olan Ifemelu, romanın başından itibaren okurunu cazibesi, kıvrak zekası, sürekli “İşler düşündüğünüzden daha karışık,” diyen kararsızlığı ve tatlı diliyle kitaba bağlıyor.

 

 


 

* Görsel: Nora Yeksek

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Aynur Dilber’in ilk öykü kitabı Az Hüzünlü Bir Yer (İz Yay. 2018), gerçekçi ve gerçeküstü tarzda öyküler içeriyor. Ben kendi payıma, kitaptaki gerçeküstü öyküleri daha çok beğendim. Bu beğeninin elbette öznel bir tarafı var ama gerçeküstü öyküleri neden daha çok beğendiğimi kendime sorduğumda, bunun tek sebebinin benim edebiyat zevkim olmadığını itiraf edeyim. Ne demeye çalışıyorum?

Adalet Ağaoğlu’nun eylülde Everest’ten çıkan kitabı Düşme Korkusu adını taşıyor. Bir kitabın ismi içeriğinden bağımsız olabilir, Gülün Adı buna güzel bir örnektir; bazı isimler içeriğe dair ipucu verebilir, bazıları ise tamamen o isim üzerine inşa edilebilir. Düşme Korkusu son gruptan.

I. Dünya Savaşı’nı takip eden günlerde, İrlandalı genç bir meteoroloji uzmanı, Antartika’daki kuş uçmaz kervan geçmez bir adaya bir yıllığına tayin edilir. Onu bırakacak olan gemi, bir önceki meteoroloji uzmanını alıp dönecektir ancak adada karşılaştıkları tek insan, tuhaf ve yabani deniz feneri bekçisi olur.

Birçok edebiyatçı intiharı temalaştırıp yazı ve şiirlerinde kullanmış ama bazıları onu metnin dışına taşıyarak bizzat tecrübe etmiştir. Ölümün sınır uçlarında gezinen ve kendi iplerini kendi kalemleriyle çeken bu edebiyatçılar yazdıkları metinlerle, arkalarında bıraktıkları notlar ve şiirlerle boğazda kalan bir düğüm gibi atılıyor hayatın sayfasına.

 

Edebiyat ödülleri, ister ulusal olsun ister uluslararası, daima tartışmalarla örülü bir ağın içindedir. Çünkü roman, öykü, şiir, kurmaca hatta edebiyatın ta kendisi dahi yüzde yüz objektif bir bakış açısıyla değerlendirilecek, teraziye konulup tartılacak, laboratuvara sokulup incelenecek şeyler değil.

Söyleşi

EFSANELERDEN KURGUSAL EDEBİYATA EDEBİYATIN BAŞ KÖŞESİNDE: KEDİ

 

Bern’deki Paul Klee Müzesi’nde Klee’nin hayvanları konu eden eserleri sergileniyor. Klee’nin çektiği fotoğrafların döndüğü kısımda epey zaman kalıyorum, en az sergiyi gezdiğim süre kadar - fotoğraflar içime işliyor; sevgi dolu ve sakin. Ressamın deklanşörünün karşısında ise sadece kediler var.

ŞahaneBirKitap

Kardeşlik köprüydü, herkes yerinde durdukça yıkılmayacak bir köprü, ayakları ayaklarımız olan. İki yakamız bir arada olacaktı sabit oldukça kademlerimiz. Kardeşlik perdeydi, ayrı düşsek de yırtmayacağımız bir perde, sinema perdesi değildi fakat başkalarının üzerinde kendi filmlerini oynatacağı.

 

Editörden

Edebiyat en basit anlamıyla insanı ilgilendirse de, ilk edebi eserlerden günümüze, başka canlıların da alanı olmuştur. Dönüp baktığımda, edebiyatın dünyayı ve insandan yola çıkarak hakikati anlama, anlatma becerisi başımı döndürüyor.