Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Cezaevi terbiyesi



Toplam oy: 1324
Piper Kerman
April Yayıncılık
Piper Kerman'ın cezaevi tecrübesini, ABD cezaevlerinde bulunan yaklaşık iki buçuk milyondan ayıran şeylerden biri dizi sektörü tarafından keşfedilmiş olması şüphesiz.

Özgürlük diye bildiğimiz şeyleri saymaya başlasak, sonunda uçları satın almaya, seyahat edebilmeye, arzu ettiğimiz gibi konuşmaya varır bir şekilde. Oysa asıl kastettiğimiz hayal ettiğimiz hayatı kurabileceğimiz koşullara, daha doğrusu kendimizi gerçekleştirebileceğimiz bir dünyaya sahip olma lüksüdür. Ama hayat bu kadar basit değil. Arzu ettiğimiz her şey bir noktadan sonra kendi küçük hapishanemizin parmaklıklarına dönüşebilir. Mesela beden ruhun hapishanesidir. İnsan sıkışır kalır bedeni içerisinde. Bir yerden sonra -ki ne o yerin tam adresi bilinir hayat içerisinde ne de o zaman şu zamandı diye tarih verilebilir- her şey aynıdır, en azından üç aşağı beş yukarı benzerdir. Sanki o andan sonra zaman değiştirme gücünü yitirir. Neyse ki hayatın acı ve tatlı sürprizleri sonsuzdur.

 

Şimdi düşünün: Yıllar önce yaptığınız bir hata, hukuki bir problem olarak karşınıza yeniden çıkıverdi. Aradan geçen onca zamana karşı bu hatanın bedelini ödemek için hapishaneye girmek zorundasınız. O güne kadar kazandığımız ve kaybettiğiniz her şeyi arkanızda bırakacak, yepyeni bir tecrübeye yelken açacaksınız. Acaba sahip olduklarınız bu yeni hayatınızda size ne kadar yardımcı olacak? Tabii, o güne kadar kazanılanların böylesi bir dünyada ayağınıza pranga olabileceği ihtimalini de gözden kaçırmamakta fayda var.

 

Yazarımız Piper Kerman, Yeni Moda Turuncu'da kendi hikayesini anlatıyor. Çocuklarını seven, eğitime önem veren bir ailenin gayet terbiyeli yetiştirilmiş bir kızı olarak düşlerini gerçekleştirme yoluna giriyor Kerman erken yaşlarda. Ama tabii tecrübesizlik, isyankarlık, büyüme telaşı vs.'nin de etkisiyle, 1993 yılında, henüz 24 yaşında iken ayağı hafifçe kayıyor. Tehlikeli bir kadına aşık oluyor Kerman. Aşık olduğu kadının, kendisini davet ettiği lüks yaşamın uyuşturucu ticaretiyle finanse edildiğini sonradan anlıyor.

 

Sevgilisi aracılığıyla narkotik çarkının içine yavaş yavaş, ama gayet bile isteye dahil olan Kerman, hatasını anlayıp mafyadan bir şekilde uzaklaşarak kendine yeni bir hayat kuruyor. Yıllar boyunca, içinde bir miktar tedirginlik taşısa da hatasının bedelini ödemekten yırttığını düşünerek yaşıyor Kerman. Derken bir zaman bulaştığı mafya polis tarafından çökertiliyor ve herkes herkesi ihbar ederken Kerman'a da dava açılıyor. Mahkeme sürecinde bir yandan kendisiyle, bir yandan içinde yaşadığı dünyayla yüzleşiyor yazarımız. Aradan bir o kadar daha zaman geçtikten sonra nihayet o güne kadar biriktirdiği her şeyi dışarda bırakıp, kendi hayatından ürkütücü bir tatile çıkar gibi hapishaneye giriyor.

 

 

Kerman, tam 15 ay boyunca hukukun hapsederek toplumun dışına ittiği hükümlülerle ve onlara dünyanın aslında kaç bucak olduğunu göstermek isteyen ceza sisteminin gardiyanlarıyla bambaşka bir hayatı tecrübe ediyor. Hapishanenin en belirleyici özelliği, kuralların sürekli değişmesi. Çünkü aslında kuralsız bir güç savaşının belirlediği bu zorlu toplumsal kesitte, o günkü mücadeleyi kazanan kimse kuralları da o koyuyor. Bu nedenle hayat hiçbir şekilde öngörülebilir değil. Bu belirsizlikten kurtulmanın tek yolu, insanın her an arkasını kollaması.

 

Ama, Kerman anlattıkça hapishane hayatının ilk bakışta görüldüğü kadar zor olmadığı, dahası dışardaki kurallı ve öngörülebilir dünyaya ne denli benzediği anlaşılıyor. Kerman hapishanede kaldığı süre boyunca, kendisine öğretilen ya da dışarda tecrübe ederek hakkında fikir sahibi olduğu tüm insanlık hallerini yeniden öğreniyor. Arkadaşlık, aile, hukuk, ahlak, şiddet, özgürlük, yalnızlık gibi hayatın en temel kavramları yeniden tanımlanıyor bu süreçte. Çünkü Kerman, sahip olduğunu düşündüğü tüm değerleri herkesin içine düşmekten korktuğu bir toplumsal alanda, kendi sınırlarını sürekli zorlayarak sınıyor. Bu zorlu imtihandan geriye nasıl bir tat kalıyor olabilir sizce?

 

Hemen anlaşılabileceği gibi, Kerman son derece ayrıcalıklı bir mahkum olarak girdiği cezaevindeki hayat tecrübesini, sonrasında bir fırsata dönüştürüyor. Tabii bu fırsat çeşitli yükümlülükler getirmiyor da değil. Kerman çıktıktan sonra cezaevindeki mahkum kadınlarla ilgili hayır işlerine gönül veriyor. Onun cezaevi tecrübesini, ABD cezaevlerinde bulunan yaklaşık iki buçuk milyondan ayıran bir başka şeyse kuşkusuz dizi sektörü tarafından keşfedilmiş olması.

 

Ancak bu öykünün en rahatsız edici tarafı tüketilme biçimi değil. Kerman, öyküsünü anlatırken sürekli olarak aslında herkes kadar suçlu olmadığını ama yine de cezaevindeki uyuşturucu müptelalarının şanssızlığında payı olabileceğini, ne iyi ki dışarda onu bekleyen bir sevgilisi ve "gerçek" hayata dönmesini kolaylaştıracak avantajları olduğunu düşünerek teselli buluyor. İşte bu noktada "dışardaki" hayatın ikiyüzlülüğü sırıtmaya başlıyor. Elbette bu ikiyüzlülüğün sorumlusu Kerman değil. Bunun için onu suçlayamayız. Aksine, cezaevine düşüp insanlığın, kendisinin ve nihayet hukukun şaşırtıcı yüzlerini tanıma şansını elde ettiği için kendisini tebrik bile edebiliriz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

The Irishman vizyona girmeden hemen önce Martin Scorsese New York Times için bir yazı kaleme alır. Büyük yönetmen yazısına, Empire muhabirinin Marvel filmleri ile ilgili sorusuna verdiği cevabı hatırlatarak başlar: “Ekim başlarında İngiltere’deyken, Empire dergisiyle bir söyleşi yaptık. Marvel filmleriyle ilgili bir soru soruldu. Ben de cevapladım.

Bir metni nasıl anlamalıyız? Metinde geçen kelimelerin tek tek anlamlarını bir araya getirerek bir metni anlayabilir miyiz? Keşke bir metni anlamak bu kadar basit olsaydı değil mi? Niçin ihtiyaç duyuyor insanlar ironiye? Yani bir yazar ne söylemek istiyorsa onu ifade etmiyor da niçin Eski Yunanca’da “kandırmak” anlamına gelen bir fiilden türetilen “eironeia”dan kaynaklanan ironiye başvuruyor?

Mehmet Eroğlu İyi Adamın On Günü’nü 2019’da yayımlamıştı. Üç ay içinde yazdığı Kötü Adamın On Günü’nü ise, 2020’nin başında çıkardı. Benzer atmosferlere sahip her iki roman da. İkisinin de kahramanı aynı: Sadık. Kötü Adam’da ismini değiştiriyor; Adil oluyor bir süre, sonlara doğruysa Öcal. Fakat itkileri, tepkileri, düşünceleri üç aşağı beş yukarı aynı, “iyi Sadık”la, “kötü Sadık”ın.

Geçtiğimiz günlerde Yapı Kredi Kültür Sanat’ta, hıncahınç dolu bir salona sığamayıp kapının dışına, oradan da merdivenlere taşan bir söyleşiye katıldım.

“Hiçbir şey dikkat çekme arzusu kadar sıradan değildir.” 

William Shakespeare

 

Kulis

“Öldürme Üzerine Kısa Bir Film Bana İlham Veren Başlıca Yapıt”

ŞahaneBirKitap

Son yıllarda, sürekli dile gelen bir soru var edebiyat çevrelerinde: Öykü yükseliyor mu? Şiirin ulaşılmaz yeri ve romanın tükenmeyen gücünün yanında öykü türü hep bir muammanın kucağında dolaşıyor hâlbuki. Düne, bugüne, hatta yarına baktığımızda öykünün, özellikle Türk edebiyatında, hep arada kalmış bir konumda olduğunu görüyoruz.

Editörden

Edebiyatın kendine özgü mekânları vardır. Muhitler burada bir araya gelir. Mahfil olurlar. Okumak ve yazmak yalnızlık ister. Ama okuduğunu ve yazdığını paylaşmakla görevlidir her tutkulu okur ve yazar. Okumak soylu bir eylemdir. Yazmak ise o eylemi bambaşka kişilerle paylaşma işlemidir. Goethe, “Seni anlayacak bir kişi bile bulduysan ciltler dolusu yaz” der.