Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Don Quijote, Oblomov ve Coşkun Ermiş aynı masada



Toplam oy: 1189
Ferhat Uludere
Yitik Ülke Yayınları
Don Quijote'nin Üçüncü Cildi, aynı masaya oturttuğu karakterleri ile bir yazı antrenmanı olarak görülebilir, entelektüel bir performans sanatı olarak da...

Şu La Manchalı yaratıcı asilzadenin başımıza açtığı işler bitmek bilmiyor. Modern romanı başlattığı yetmezmiş gibi, şimdi de postmodern romana el atmak niyetinde. Malumunuz Don Quijote’nin sonunda Cervantes elyazmalarını bulur ve hikayenin bundan sonrasını Seyyid Hamid Badincani’nin anlatacağını söyler. Elyazmalarının Ferhat Uludere’nin eline geçmesi 400 yıl sürmüş olsa da, Seyyid Hamid Badincani’nin Yeni Bulunmuş Elyazmalarından: Don Quijote’nin Üçüncü Cildi geçtiğimiz ay okurla buluştu. Elyazmalarının Ferhat Uludere’ye ulaşmasının da hayli keyifli bir hikayesi var gerçi ama onu meraklı okura bırakalım.

 

Bakthin, Batı romanının, bilinçli olmasa da, eski metinlerin özgür çevirilerinden ve yorumlarından doğup şekillendiğini söyler. Modern romanın doğuşu için söyledikleri Don Quijote ile örtüşüyor elbet. Ferhat Uludere’nin kitabı ve post-modern roman geleneği içinse aynı tespiti küçük bir şerhle kullanabiliriz: “Post-modern batı romanı, eski metinleri, bilinçli olarak kullanır ve dönüştürür.” Post- modern romanda yazar, bile isteye, başka bir metne gönderme yapar ya da tutup devamını yazar. Geçtiğimiz yıllarda zombi furyasından nasibini alan Aşk ve Gurur da olabilir bu, Uludere’nin Don Quijote’ye yazdığı üçüncü cilt de.

 

Gezgin karakterler

 

Uludere’nin yazdığı üçüncü cilt, yalnızca Don Quijote ile Sancho Panza’nın yeni maceralarını içermiyor. Oblomov ile Zahar’ı, Coşkun Ermiş’i, Vladimir’i ve Estragon’la birlikte bekleyen Hancı’yı da anlatısına dahil ediyor.

 

Godot’yu bekleyenlerin üçüncüsü olan Hancı, bir yanda da hanı inşa eder. Sonra bekleyiş, hana Oblomov ile Zahar’ın, Coşkun Ermiş’in ve Don Quijote’nin biricik prensesi Dulcinea’nın gelişiyle devam eder. Don Quijote ile Sancho Panza’nın hana gelişi, yeni bir sayfanın açılışıdır. Sevgili Dulcinea ve asil hancı için Godot’yu bulup getirmek, Don Quijote’nin boynunun borcu olur. Hedefine ulaşır da. Godot’nun hana gelmesi, kitabın kilit sahnelerinden birini oluşturur. Kitap, bekleyiş, ümit ve insanlık durumuna dair kısa bir inceleme olarak da okunabilecek bu bölümle sonlanır.

 

Post-yapısalcılık tartışmalarında, metnin diğer metinlerle kurduğu ilişkilerden oluştuğu çokça tartışıldı, söylendi. Don Quijote’nin Üçüncü Cildi de kendini tam olarak burada konumluyor. Metin, diğer metinlerin karakterlerinin aynı masaya oturması üzerine kurulu. Diğer kitaplardan karakterler bir araya gelip metni üretiyor, sonra da dağılıp kendi yollarına devam ediyorlar. Bu hâliyle metnin anlamı, ön-okumalara bağlı. Buradan hareketle edebî lezzetin de bu ön-okumalara bağlı olduğu tartışılabilir. Don Quijote’yi, Oblomov’u, Godot’yu Beklerken’i, Oyunlarla Yaşayanlar’ı henüz okumamış genç bir okur düşünün, doğrudan bu kitapla muhatap olduğunu. Bunun nasıl bir deneyim olduğunu tahmin etmeye çalıştım, aklıma Tehlikeli Oyunlar'ın son sahnesi geldi: Hava kararıyordu. Köşeden bir genç kızla bir genç adam göründü kol kola. Delikanlı bir şeyler anlatıyordu, genç kız da başını sallıyordu. "Bana kalırsa film biraz karışıktı," dedi genç adam. "Bazı yerini anlamadım." "Canım," dedi genç kız, "Sonunda çocuk ölüyor işte." "Aptal," dedi delikanlı, "O kadarını biz de anladık."

 

Peki, Uludere yalnızca gezgin karakterlerin bu buluşmasından mı bir orijinallik üretiyor, yoksa yeni bir şeyler söylüyor mu? Bunlar birer eğlencelik metin mi, yoksa bundan başka bir değerleri var mı? Bu tip post-modern metinler, metinlerarası şenliklerindeki göz alıcı, renkli ama kısa süreli gelgeç balonlara dönüşme riski taşıyor.

 

Bu metinler için ölçü olabilecek birtakım kıstaslar var elbet. Göndermelerin açıklığı, göndermelerin büyük kurgu içindeki yeri, göndermeyi başka bir yere / bir yoruma dönüştürmesi gibi. Don Quijote’nin Üçüncü Cildi'nin bu kıstaslara göre başarılı olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Kitaptaki Hancı üzerinden de bir bekleyiş - umut gerilimi yaratılması Beckett’in, Godot gelecek dertler bitecek yorumunu tersyüz edip umudu kişinin kendiliğine taşıması ile insanlık durumuna dair söyleyecek bir sözü olduğunu da gösteriyor Uludere.

 

Kurmaca, ah kurmaca

 

Post-modern metinlerde karşımıza en çok çıkan şey kurmaca elbet. Genette’in kavramsallaştırmasıyla bir altmetinsellik (hypotextuality) ile, yani kaynak olarak kullandığı metnin bir devamı olarak kuruluyor roman. Büyük bir kurcama olan Don Quijote’nin Üçüncü Cildi, içinde bir de üst-kurmaca barındırıyor. Seyyid Hamid Badincani’nin elyazmalarının anlatıcının eline geçişi ile sağlanan bu üst-kurmaca, Oblomov, Coşkun Ermiş ve Hancı’nın imkansız buluşmasıyla yıkılan zaman - mekan bütünlüğü, üst-kurmacanın ikna ediciliğiyle birleşip yeni bir oyuna dönüşüyor. Kurmacanın kurmacası.

 

Bizzat kendileri olarak gelen karakterlerin, kendileri gibi konuşturulması da, Uludere’nin üslup taklidinde mahir olduğunun kanıtı. Özellikle Coşkun Ermiş’in tiradı oldukça başarılı. Ayrıca, anlatıcının notuyla açılan, Badincani’nin el yazmalarının bir çevirisi olduğu iddia edilen, roman anlatısı olarak başlayıp tiyatro formuna dönen, hatta bunların bir kısmının da anlatıcının yazdığını bildiğimiz bu -sözde- üçüncü cilt, türler arası geçişlerle de, post-modernliğinin altını çiziyor. Bu hâliyle, romanın ders kitaplarına girecek bir post-modern metin örneği olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

 

Saf ve düşünceli romancı

 

Ferhat Uludere, röportajlarından birinde kitabın hikayesini anlatırken, Don Quijote, Oblomov ve Coşkun Ermiş’i aynı masaya oturtma fikrinin, son geceye bırakılmış bir ödevden çıktığını söylüyordu. Ardından yazarın 14 yıl boyunca üzerinde çalışacağı bir oyuna dönüşmüştü. Bu oyun, aynı masaya oturttuğu karakterleri ile bir yazı antrenmanı olarak görülebilir, aynı zamanda entelektüel bir performans sanatı olarak da. Ama Don Quijote’nin Üçüncü Cildi'ni insanlık durumuna, amacı ve ümidi kendinden başkasında görmeye, kurgu ile gerçek üzerine düşünmeye iten bir roman olarak da görmek mümkün. Fakat ne olursa olsun, edebiyatçokseverlerin aşkla bağlı oldukları Don Quijote’yi, Oblomov’u, Coşkun Ermiş’i bir romana doldurup okurları memnun etmenin ne kadar zor olduğu şüphe götürmez.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

İlk romanımın dosyasını yayınevine gönderdikten sonra yayıncımla görüşme günlerini iple çeker olmuştum. Çok sevdiğim kelimelerimin lezzetinin nasıl olduğunu merak ediyordum. Genel olarak beğenildi ve kıymetli Melike Günyüz ile kitabım üzerine konuşma keyfini doyasıya yaşadım.

Suçlar ne denli çeşitliyse, suç edebiyatındaki polis imgesi de o denli çeşitlidir. Yakışıklı, karizmatik, zeki, iyi, kötü, babacan, sert… Alman yazar Volker Kutscher, kitabı Islak Balık’ta adeta ihtimaller dahilindeki polis tiplerini harmanlayarak oluşturduğu son derece ortalama bir karakterin, gayet sürükleyici hikayesini anlatıyor okuyucuya; dedektif Gereon Rath.

 

Kelimeler içinde deneyimlerin, fikirlerin ve düşlerin aktığı bir nehir yatağı benim için. Dünyayla bağımı bu nehrin uzayıp dört bir yana yayılan kolları aracılığıyla kuruyorum. Kelimelerin harflerden değil de anılardan oluştuğunu düşünürüm sık sık. Bellek sayısı kadar mana içeriyorlar bana kalırsa. Bu manaları keşfetmenin yolu da daha çok hikâye dinlemekten, okumaktan geçiyor.

Şiirde, mimaride, edebiyatta, hatta musikide sanatın en yüksek örnekleriyle bütünleşen dini tecrübe, sanki sinema sanatı söz konusu olduğunda o cömert ilhamlarını esirgemiş gibidir.

Bir şiirin içinde tarihler geçiyorsa, şiirle tarih arasında kurulması elzem bağları hatırlarım ilk elde. Tarihsiz şiir de, şiirsiz tarih de muhaldir. Bilincimizin dehlizlerinde iki fiyakalı dedektif gibi dolaşır her ikisi de. Birini diğerinden ayırmak ne derece mümkün? Türkçenin tarihi şiirimizin de tarihi değil midir bir bakıma? Bu bağı nerede aramalı?

Kulis

''Alimlerin Yaşadığı Evde Kedi de Alim Olur''

ŞahaneBirKitap

Rumen düşünür E. M. Cioran, kendisiyle yapılan söyleşilerden mürekkep bir kitap olan Ezeli Mağlup’taki söyleşilerinden birinde, kendi yazma serüveni üzerine şunları söyler: “Eminim ki eğer kâğıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum.

Editörden

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.

Hatıraları bile yaşamıyor artık

Tarih kitaplarının resmettiklerinden

Ve kanımıza karışan

Kanımızdan taşan şarkılardan başka

Şarkılar

Zenci diline yabancı

Ve hüzünlü kelimelerle söylenmiş.

Çoktandır

Öylesine uzak ki bize

Afrika.