Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dünyanın Sonuna Yolculuk



Toplam oy: 23
Kıyamet Polisi polisiye-bilimkurgu sevenlerine hitap eden bir kitap. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzasını taşıyan kitap, dev bir meteor tarafından yutulmak üzere olan, altı aylık ömrü kalmış bir dünyada bir cinayeti çözmeye çalışan fedakâr dedektif Hank Palace’ın hikâyesine odaklanıyor.

Polisiye edebiyatın puslu labirentlerinde gezinirken yolumuz pek çok alt türle kesişir. Bunlar arasında en dikkat çekicilerden biri de polisiye - bilimkurgu birlikteliğidir. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzası taşıyan Kıyamet Polisi (The Last Policeman) tam da bu türün sevenlerine hitap eden bir kitap. Bilimkurgu sıfatı yanıltıcı olmasın zira kitap alternatif bir gerçeklikte, uzayda ya da süper makinelerle dolu bir evrende değil; bu dünyada, bu zamanda, sahip olduğumuz bu imkânlarla dolu bir düzlemdeki hikâyeyi konu ediniyor.

 

Fakat elbette bir “olayı” var Kıyamet Polisi’nin. Dev bir meteor hızla dünyaya yaklaşmaktadır ve altı ay sonra… Güm! Kıyamet Polisi aslında bir üçlemenin ilk kitabı. Amerika’da 2012 - 2014’te okuyucuyla buluşmuş. 2014’te Tekin Yayınevi ilk kitabı Türkiye’de yayımlamış fakat devamı gelmemiş. Bu ilk kitap İthaki Yayınları tarafından Ekim 2019’da tekrar piyasaya sürüldü. Diğer iki kitabı da yayımlayacakları söyleniyor.

 

İthaki, Tekin Yayınevi’nin çevirisine sadık kalmış. Her iki baskıda da çevirmen kısmında adı yazan Şefika Kamcez’e tebrikler; son derece güzel bir çeviri metin okudum. Kitabın kapağı bir hayli albenili. Kim olduğunu bilmediğim yorumculara ait bol bol övgü yazılarıyla bezeli. Üstelik kitap bu övgüleri haklı çıkarırcasına Edgar Allan Poe Ödülü’ne uzanmış. Ödül işlerinin arkasında neler dönebileceğini, az buçuk düşünen herkes tahmin edebilir. Bu yüzden “kitabı kapağına göre yargılamama” düsturu ile hareket etmekte her zaman fayda vardır.


Eksik kalan bir şey…

Dünyanın altı ay ömrü kalmıştır. 2011GV1 isimli asteroit gezegenimize doğru hızla yaklaşmaktadır. İnsanların bir kısmı kendini dine adamıştır, bir kısmı dünya zevklerinin “dibine vurmakla” meşguldür. Uyuşturucu kullanımı, suç oranları ve intihar vakaları ise almış başını gitmiştir. Hal böyleyken sistemin iyi kötü işleyebilmesi için fedakâr ve tutkulu insanlara ihtiyaç vardır. Dedektif Hank Palace da bunlardan biridir.
Annesini ve babasını çok zaman önce kaybeden, asi kız kardeşinden başka kimsesi olmayan Hank’in, bir fast food dükkânının tuvaletindeki intihar vakasını rapor etmek için olay yerine intikal etmesiyle hikâyemiz başlar. Ölen kişi bir sigortacıdır. Sigortadan para almak için işlenen cinayetler Amerika’da ata sporu gibi bir şeydir… Bunu bildiğimden ta en başta katili uzaklarda aramayı bıraktım.
Bu küçük Amerikan kasabasında bile, dünyanın sonunu görmemek için kendi hayatlarını sonlandıran pek çok insan olduğundan, tüm bulgular intiharı işaret etmektedir. Fakat Hank bunun bir cinayet olduğuna inanır. Peki, öyle bile olsa altı aylık ömrü kalmış bir dünyada bir cinayeti çözmek çok mu mühimdir? Yazar genel olarak bu sorunun etrafında dönüyor. Kıyamet Polisi bu haliyle sakin bir polisiye. Fakat bu sakinlik ne yazık ki sayfalar ilerledikçe “sakil” bir hal almaya başlıyor. Bir süre sonra katilin kim olduğunu dahi umursamamaya başladım. Maalesef eksik kalan bir şeyler vardı…
Amerikan klişeleri olmamış

Hank’in cinayet peşindeki serüveni, kız kardeşinin kocası vasıtasıyla başka olaylara evriliyor. Hükümetin gizli bir ajandası olduğuna inanan çılgın bir örgütle başı belaya giriyor. Tabii uyuşturucu satıcılarıyla yaşanan tehlikeli olaylar silsilesini de unutmamak lazım. Yer yer aksiyonun dozu yükseliyor. Fakat polisiyenin olmazsa olmaz unsuru “merak” ögesi için aynı şeyi söylemek çok zor. Amerikan klişeleri ise benim gözümde kitabın tabutuna çivi çaktı. Aslında dünyaya çarpacak göktaşı bile başlı başına bir klişe iken, güzel bir atmosfer ve kurguyla çok başarılı bir hikâye yazılabilirmiş. Elbette üçlemenin diğer iki kitabını okumadan böyle eleştirmek çok doğru değil, yine de ne işin polisiye kısmı, ne de bilimkurgu kısmı, okuma zevki açısından doyurucu değildi. Hele katilin motivasyonunu öğrenince tamamen hayal kırıklığına uğradım.
Yazar öyle bir evren seçmiş ki, elinde her malzemeden bolca mevcut. Buna rağmen muazzam bir yemek çıkarmak yerine en sade, en basit, en tekdüze şeyi pişirmeyi tercih etmiş. Yine de kitabı severek okuyanlar olacaktır. Ben -üzülerek söylüyorum ki- onlardan olamadım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Lisede gittiğim bir fotoğraf sergisinin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. NTV’nin “O An” sergisi, Levent’te. O kadar etkilendim ki -özellikle “Gökyüzüne olta atan adam”- heyecandan kitapçıya gidip birkaç teknik fotoğraf kitabı aldım -hiçbirini okumadım. Ama fotoğrafçılığı merak etmeye başlamıştım.

Kosinski, 1933 yılında Polonya’nın Lodz şehrinde dünyaya gelmiş. Yahudi olan ailesi, Nazilerin Almanya’dan başlayarak tüm Avrupa’ya yaydığı korku ikliminin bir objesi olmuşlar. Haliyle Kosinski’nin çocukluğu bu karanlık sürecin gölgesinde geçmiş. İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte savrulan aile, Lodz şehrindeki Katolik topluluklardan hatırı sayılır yardımlar görmüş.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.