Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Dünyanın Sonuna Yolculuk



Toplam oy: 5
Kıyamet Polisi polisiye-bilimkurgu sevenlerine hitap eden bir kitap. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzasını taşıyan kitap, dev bir meteor tarafından yutulmak üzere olan, altı aylık ömrü kalmış bir dünyada bir cinayeti çözmeye çalışan fedakâr dedektif Hank Palace’ın hikâyesine odaklanıyor.

Polisiye edebiyatın puslu labirentlerinde gezinirken yolumuz pek çok alt türle kesişir. Bunlar arasında en dikkat çekicilerden biri de polisiye - bilimkurgu birlikteliğidir. Amerikalı yazar Ben H. Winters imzası taşıyan Kıyamet Polisi (The Last Policeman) tam da bu türün sevenlerine hitap eden bir kitap. Bilimkurgu sıfatı yanıltıcı olmasın zira kitap alternatif bir gerçeklikte, uzayda ya da süper makinelerle dolu bir evrende değil; bu dünyada, bu zamanda, sahip olduğumuz bu imkânlarla dolu bir düzlemdeki hikâyeyi konu ediniyor.

 

Fakat elbette bir “olayı” var Kıyamet Polisi’nin. Dev bir meteor hızla dünyaya yaklaşmaktadır ve altı ay sonra… Güm! Kıyamet Polisi aslında bir üçlemenin ilk kitabı. Amerika’da 2012 - 2014’te okuyucuyla buluşmuş. 2014’te Tekin Yayınevi ilk kitabı Türkiye’de yayımlamış fakat devamı gelmemiş. Bu ilk kitap İthaki Yayınları tarafından Ekim 2019’da tekrar piyasaya sürüldü. Diğer iki kitabı da yayımlayacakları söyleniyor.

 

İthaki, Tekin Yayınevi’nin çevirisine sadık kalmış. Her iki baskıda da çevirmen kısmında adı yazan Şefika Kamcez’e tebrikler; son derece güzel bir çeviri metin okudum. Kitabın kapağı bir hayli albenili. Kim olduğunu bilmediğim yorumculara ait bol bol övgü yazılarıyla bezeli. Üstelik kitap bu övgüleri haklı çıkarırcasına Edgar Allan Poe Ödülü’ne uzanmış. Ödül işlerinin arkasında neler dönebileceğini, az buçuk düşünen herkes tahmin edebilir. Bu yüzden “kitabı kapağına göre yargılamama” düsturu ile hareket etmekte her zaman fayda vardır.


Eksik kalan bir şey…

Dünyanın altı ay ömrü kalmıştır. 2011GV1 isimli asteroit gezegenimize doğru hızla yaklaşmaktadır. İnsanların bir kısmı kendini dine adamıştır, bir kısmı dünya zevklerinin “dibine vurmakla” meşguldür. Uyuşturucu kullanımı, suç oranları ve intihar vakaları ise almış başını gitmiştir. Hal böyleyken sistemin iyi kötü işleyebilmesi için fedakâr ve tutkulu insanlara ihtiyaç vardır. Dedektif Hank Palace da bunlardan biridir.
Annesini ve babasını çok zaman önce kaybeden, asi kız kardeşinden başka kimsesi olmayan Hank’in, bir fast food dükkânının tuvaletindeki intihar vakasını rapor etmek için olay yerine intikal etmesiyle hikâyemiz başlar. Ölen kişi bir sigortacıdır. Sigortadan para almak için işlenen cinayetler Amerika’da ata sporu gibi bir şeydir… Bunu bildiğimden ta en başta katili uzaklarda aramayı bıraktım.
Bu küçük Amerikan kasabasında bile, dünyanın sonunu görmemek için kendi hayatlarını sonlandıran pek çok insan olduğundan, tüm bulgular intiharı işaret etmektedir. Fakat Hank bunun bir cinayet olduğuna inanır. Peki, öyle bile olsa altı aylık ömrü kalmış bir dünyada bir cinayeti çözmek çok mu mühimdir? Yazar genel olarak bu sorunun etrafında dönüyor. Kıyamet Polisi bu haliyle sakin bir polisiye. Fakat bu sakinlik ne yazık ki sayfalar ilerledikçe “sakil” bir hal almaya başlıyor. Bir süre sonra katilin kim olduğunu dahi umursamamaya başladım. Maalesef eksik kalan bir şeyler vardı…
Amerikan klişeleri olmamış

Hank’in cinayet peşindeki serüveni, kız kardeşinin kocası vasıtasıyla başka olaylara evriliyor. Hükümetin gizli bir ajandası olduğuna inanan çılgın bir örgütle başı belaya giriyor. Tabii uyuşturucu satıcılarıyla yaşanan tehlikeli olaylar silsilesini de unutmamak lazım. Yer yer aksiyonun dozu yükseliyor. Fakat polisiyenin olmazsa olmaz unsuru “merak” ögesi için aynı şeyi söylemek çok zor. Amerikan klişeleri ise benim gözümde kitabın tabutuna çivi çaktı. Aslında dünyaya çarpacak göktaşı bile başlı başına bir klişe iken, güzel bir atmosfer ve kurguyla çok başarılı bir hikâye yazılabilirmiş. Elbette üçlemenin diğer iki kitabını okumadan böyle eleştirmek çok doğru değil, yine de ne işin polisiye kısmı, ne de bilimkurgu kısmı, okuma zevki açısından doyurucu değildi. Hele katilin motivasyonunu öğrenince tamamen hayal kırıklığına uğradım.
Yazar öyle bir evren seçmiş ki, elinde her malzemeden bolca mevcut. Buna rağmen muazzam bir yemek çıkarmak yerine en sade, en basit, en tekdüze şeyi pişirmeyi tercih etmiş. Yine de kitabı severek okuyanlar olacaktır. Ben -üzülerek söylüyorum ki- onlardan olamadım.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.