Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Duygu külliyatına giriş



Toplam oy: 50
Tiffany Watt Smith // Çev. Hale Şirin
Kolektif Kitap
Tiffany Watt Smith, kitabıyla bir tür duygu haritasında ilerlememizi ve duygulara dair sıradışı sözcükler öğrenmemizi sağlıyor.

Şu an gözlerinizi kapamanızı istesem, acaba hangi duygular gelir içinize, ne hissedersiniz? Heyecan, merak, üzüntü, özlem… Belki de “abhiman”; yani, sevdiğiniz biri tarafından kalbiniz kırıldığında yaşanan acı ve kızgınlık. Duygunun kökeninde üzüntü ve şok var ama hızla şiddetli ve yaralanmış bir onura dönüşüyor. Belki de yıkık dökük binalara ve terk edilmiş yerlere karşı konulmaz bir çekim hissiniz var; yani, “ruinenlust.”

Tüm duygularımızın, bir grup temel duyguya indirgenebileceğine dair teoriler var. Bu temel duygular; mutluluk, üzüntü, korku, iğrenme, öfke ve şaşırma. Diğer tüm duyguların, bu duyguların temelinde oluştuğu düşünülüyor bazılarına göre. Tıpkı ana ve ara renkler gibi. Ancak bu durum, o duygulara temastan kaçınmamızı engellemiyor elbette. Dilimizde bariz bir karşılığı olmayan ancak içimizden hissedilen duygular rüyalarımızı, davranışlarımızı, düşüncelerimizi belki de karşılığı olandan daha fazla etkiliyor. Çünkü bilincimize getirebildiğimiz duygular dillendirebildiklerimiz ve ifade edebildiklerimiz, peki ya dile getiremeyip etkisini hissettiklerimiz?

Duygular Sözlüğü’nün yaratıcısı Tiffany Watt Smith, Queen Mary Üniversitesi’nde Duygular Tarihi Merkezi’nde araştırma görevlisi bir yazar. Kitabıyla bir tür duygu haritasında ilerlememizi ve duyguların antropolojik, sosyolojik, psikolojik açılımlarıyla duygulara dair yeni ve sıradışı sözcükler öğrenmemizi sağlıyor. Bu sözcükler, iç dünyamızın derinliklerine erişebilmemize destek oluyor.

Kitabın önsözünde yazar bazen duyguların bize ait değil de bizim duygulara ait olduğumuza dair bir ifade kullanıyor. Burada insan ruhsallığının duygulardan oluştuğuna yaptığı vurgu, ruhsal sağlığın duygulardan geçtiğini düşündürüyor bana. Kitapta duygulara dair birçok tarihsel anekdota da rastlıyoruz. Örneğin Antik Yunan’da bazı kişiler isyankar öfkeyi, hastalıklı bir rüzgarın getirdiğine inanıyormuş. İlk Hıristiyanlar da can sıkıntısının, kötü niyetli şeytanlar tarafından ruha yerleştirildiğini düşünüyormuş...

 

Sözcüklere ihtiyacımız var


Duygu nedir, diye düşündüğümüzde, bunun cevabı kuşkusuz sadece psikolojik kişisel tarihimizde yatmıyor. İçinde yaşadığımız kültürle, coğrafyayla, inançlarla, sosyo-ekonomik, politik tüm diğer değişkenlerle de belirleniyor. Kitapta yer alan bir bölümde bahsedildiği gibi, 17. yüzyıl soylularından François de la Rochefoucauld, en coşkulu dürtülerimizin bile geleneğe uyum sağlama ihtiyacından ortaya çıktığını kabul ediyormuş. Ona göre, “Bazı insanlar eğer aşk hakkında konuşulduğunu duymamış olsalardı asla âşık olmazlardı.”

Yazar kitabın tüm duyguları kapsama ya da iç dünyamızın derinliğine inip merkezine varma hevesinde olmadığını söylüyor. Derdi, daha çok, duygularımızın nasıl şekil değiştirdiğine ve birbirlerine nasıl karıştığına ilişkin bir rota sunmak. Ve aynı zamanda iç dünyamızın karmaşıklığını bir grup duyguya indirgemeye çalışanlara çok daha fazlasının olabileceğini göstermek.

Kitapta yaklaşık 150 duygudan bahsediliyor. Benim duygu hazneme dahil olan birkaç tanesine bu yazı vesilesiyle yer vermek isterim: “Papua Yeni Gineli Baining halkı ‘awumbuk’ dedikleri, çok sevilen bir misafir gittiğinde çöken kasvet ve durgunluk hissini içine çekmesi için gece dışarıya bir kâse su bırakıyorlarmış. Üstelik bu ritüel her seferinde işe yarıyormuş.” Bir diğer duygu da “amae.” Japon psikanalist Takeo Doi’ye göre, “bir kişinin sevgisini çantada keklik görmek ve değerini bilmemek anlamına geliyor ve bu duygu, karşılığında şükran duyma gereği görmeden birinden destek aldığınız zaman ortaya çıkıyor. Hatta çok çalıştığımız zamanlar kendimize de biraz amae göstermemiz teşvik ediliyor.” Bir de Hollandalıların ifade ettikleri bir duygu var ki, içinizi yumuşacık yapıyor; gezelligheid. Yani dışarısı soğuk ve kasvetliyken sizin arkadaşlarınızla sıcak ve rahat hissettiğiniz duygusu.


Duygularımızı ifade ederken sözcüklere ihtiyacımız var; ve her seferinde bu sözcükleri zenginleştirmeye... Ancak bu şekilde kendimizi ve ötekini gerçek anlamda kavrayabilmemiz mümkün olabilir. Bu bağlamda Tiffany Watt Smith’in çok kıymetli bir işe imza attığını belirtelim. Umarım devamı gelir ve bu kitap bir duygu külliyatının kurulmasını sağlar.

 

 

Görsel: Seda Mit

 

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Neil Gaiman’ın çağımızın hikâye anlatıcıları için bir tür süperstar olduğunu söylemek sanıyorum yanlış olmaz. En azından konu fantastik kurgu olduğunda türün pek çok gediklisi bu tanıma itiraz etmeyecektir.

Hollandalı Rönesans ressamı Pieter Bruegel; hayatı boyunca yer yer karanlık, düşündürücü ve etkileyici işleriyle öne çıkan, sanat tarihinde oldukça önemli yer edinmiş, usta diye addedilen bir isim. Çalışmaları arasında, zamanın ve mekânın ötesine geçen, günümüzde hâlâ adından söz ettiren birçok resim var ve bunlar edebiyattan sinemaya birçok eserin de esin kaynağı oldu.

 

“Velhasıl, diyeceğim o ki Tanrı’nın oğlunun ete kemiğe bürünmesindeki bereketin üstünden bin üç yüz kırk sekiz sene geçtikten sonra, İtalya’nın diğer tüm güzelliklerini gölgesinde bırakan muhteşem Floransa’ya ölümcül veba çıkageldi.”

 

Connell fakir bir genç. Üstelik annesi hoşlandığı kadının, Marianne’in evinde çalışıyor. Connell’ın Marianne’le ilişkisi, Connell’ın kendi kendine koyduğu yasaklarla sınırlandırılmış durumda; çünkü Connell,–Y kuşağının asla izlemediği– olasılıkla ailesinin evinde rastladığı, soap-opera’lardan gördüğü kahramanlardan öğrendiklerini tekrarlıyor.

“Her yerde olduğu gibi Fransa’da da bir artistin eserleri Bila kaydü şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır” diyor Fikret Mualla, Semiha Berksoy’a yazdığı bir mektupta.

 

Kulis

Ekrem Demirli: ''Kuşeyri, ilahi kitaba 'Sevgilinin Mektubu' gibi bakıyordu''

ŞahaneBirKitap

Amerikan psikolojisi ve varoluşçu psikoterapinin önde gelen isimlerinden Rollo May, Yaratma Cesareti adlı o pek ünlü kitabında, modern-kapitalist sarsıntı çağının bizleri bir şeyler yapmaya, üstelik yeni bir şeyler yapmaya çağırdığından bahseder.

Editörden

Deniz denildiğinde aklıma hep Küçük Kara Balık geliyor. Üstelik, Samed Behrengi’nin bu hüzünlü küçük öyküsü, yosunlarla kaplı bir kayadan göllere dökülen, oradan da nehir nehir denize açılan bir öyküdür. Elbette denizden daha fazlasını anlatır. Yine de büyük denizi özleyen küçük bir balık imgesi, insanın dünyadaki yolculuğunu anlatmada bana hep eşsiz bir metafor olarak görünmüştür.