Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Garip İlişkiler, Soru İşaretleri Aşklar ve Diğer Kutsal Şeyler



Toplam oy: 8
Selim Bektaş klişelere düşmeden, pergelinin bir ucunu gerçeğe dayandırarak absürtlüklerde gezinen bir yol (hem gerçek hem de metaforik anlamda) romanı sunuyor bizlere. Kendisinden başka her şeyi ararken, ister istemez kendisini bulan bir yazarın “bütün güzel çiçekler gibi köşesiz” yolculuğunu okuyoruz, kısa gibi görünse de doyurucu roman bölümlerinde.

Türk edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü adlı öyküsünde çok beğendiğim iki cümlesi vardır: “İnsanın evi çok güzel olmayabilir diye düşünürdü. Ama evine giden yol, ille güzel bir yol olmalıdır.” Bu iki cümleyi, ebedi evinden çıkmış insanın yine oraya dönerken uğradığı bir ev olan dünya hayatı üzerinden bir metafor olarak düşünürüm. Yani, bu “dünya evimiz” belki de pek güzel olmayabilir; ama bizim üzerinde ilerlediğimiz hayat yolumuz güzel olduktan sonra… Hem nedir ki şu hayat yoldan başka?

 

Elbette “yol” ve “hayat” birbirine en çok yakıştırılan iki kavram: Bir mürşidin elinden tutup, kabaca maddi ve manevi anlamda olgunlaşma disiplini diyebileceğimiz tasavvuf ekolleri dahi Arapça “yol” anlamına gelen “tarikat” kelimesiyle anılmıyorlar mı? Kişi, ancak bir yola girdiği zaman anlamıyor mu “yolda” olduğunu? Yani, hayatta. (Âşık Veysel’in, artık dillere vird olmuş eserinden bahsetmeme gerek bile yok sanırım, uzun ince…) Tabii bir de işin artık klişeleşmiş bir tarafı var; genellikle sinema özelinde, “bir yol hikâyesi” tanımlamasını duymaktan bıkmışsınızdır sizler de. Fakat yukarıda değinmeye çalıştığım tarafından bakınca, “yol hikâyesi” olmayan bir hikâye olabilmesi de pek mümkün görünmüyor, bu hayat denilen yolda.

 

Arka kapak yazısına bakarsanız, Selim Bektaş’ın ikinci romanı Ve Diğer Kutsal Şeyler de bir “yol romanı” olarak sunuluyor okuruna. “Yolun sonunda her zaman ışık olmak zorunda değil. Bazen yol başladığı yere döner.” denilerek tanıtılan bir roman bu. Üstelik kitabın kapağında da bir tren yolu var. O zaman kitabın kapağını açıp, yola koyulmaktan başka ne düşer okura?

 

“Yazamayan yazar” hikâyelerini oldum olası çok sevmişimdir; bir yazarın en acınası, en komik, en patetik hali. Kahramanımız Veysel Zebub da yazamamaktan mustarip, “buluta dönüşen bulutlar”ı çok seven bir genç yazardır. İş aramakta mıdır, zaten yazmak için işini bırakmamış mıdır derken… Sonunda, yazarak para kazanacağı bir iş teklifi alır. Bir çeşit hayalet yazar olacaktır. Fakat yazacağı metin, trenlere iman edilen garip bir dinin kutsal kitabının son bölümüdür. Kim böyle bir teklife hayır diyebilir ki? Veysel Zebub da hayır diyemez. Sonra başlar tren yolculukları, garip ilişkiler, soru işaretli aşklar ve diğer kutsal şeyler…

Her şeyden önce Türkçeyi su gibi duru, tertemiz, oldukça akıcı kullanabilen bir kalemle karşılaşmak beni çok mutlu etti romanı okurken. Son dönem kurmaca yazarlarının en büyük eksiklikleri, bana kalırsa, erbâb-ı kalemin en önemli, en hayati, en olmazsa olmaz malzemesi olan dili ıskalamaları. Çok güzel, ilgi çekici, acayip mi acayip bir konu bulabilirsiniz ve süslü cümlelerle bu konuyu işleyip kurmaca iskeletinde yükseltebilirsiniz belki ama Türkçeyi bir kenara bırakır da yaparsanız tüm bunları, çivileri de okurun ağzına batırıverirsiniz. (Elbette tam da burada, ustamız Refik Halid Karay’a bir saygı duruşu.)
Selim Bektaş klişelere düşmeden, pergelinin bir ucunu gerçeğe dayandırarak absürtlüklerde gezinen bir yol (hem gerçek hem de metaforik anlamda) romanı sunuyor bizlere. Kendisinden başka her şeyi ararken, ister istemez kendisini bulan bir yazarın “bütün güzel çiçekler gibi köşesiz” yolculuğunu okuyoruz, kısa gibi görünse de doyurucu roman bölümlerinde. Adı konulmamış tüm şeyler için çıkılmış, “Taşgeçkısmet” kitabevinden “Birüya” köyüne uzanan biraz fantastik, pek acayip, çok şiirsel ama pek de tanıdık bir yolculuk bu.
Bu kadar “yol” demişken, hikâye anlatıcılarının başucu eserlerinden olan, Joseph Campbell imzalı Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı eserden, altını defalarca çizdiğim bir alıntıyla bitirmeliyim bence bu yazıyı:
Nerede bir nefret bulacağımızı düşünürsek orada bir Tanrı bulacağız; nerede bir başkasını öldürmeyi düşünsek orada kendimizi öldüreceğiz; nerede dışa doğru yol almayı umsak orada kendi varlığımızın merkezine geleceğiz.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Bir deste gül ne işine yarar

Onun yerine, gel benim gülistanımdan bir yaprak al

Gül ancak beş altı gün yaşar

Bu gülistan daima ter-ü tâze durur

(Sâdi)

 

Gerek akademik, gerek edebi, gerek felsefi, hatta irfanî kaynaklara baktığımızda, delilik üzerine sayfalarca, kitaplarca, ciltlerce yazıldığını rahatlıkla görebiliriz. Şairler de bolca bahseder delilikten, Doğu kültüründen Batı kültürüne hemen hemen tüm düşünürler, filozoflar, velîler de.

Gündelik hayatta sık sık kullandığımız iki söz ediminin birbirlerine yakınlıkları da dikkat çeker: Söz vermek ile yemin etmek. Gerçi söz vermenin seküler, yemin etmenin ise kutsal olandan hareketle anlamlandırılabileceği ileri sürülebilir. Buna göre söz vermede kişi kendi itibarını pey sürmektedir. Sözünü tutamazsa itibarını yitirecektir.

Yaşar Nabi’nin yayımladığı ilk kitaptı Otuz Beş Yaş

 

Tür olarak deneme, bir Rönesans armağanı. Montaigne gibi kalemi ile öznelliğin dibini de bulsa Bacon gibi nesnellik kaygısını da öne çıkarsa işin bir ucunda bireyciliğin doğuşu var.

Kulis

''İnsan Ancak Kendine Dışarıdan Bakınca Hakikati Fark Edebiliyor''

ŞahaneBirKitap

Şiir bir dil işçiliği olduğu kadar bir anlam işçiliğidir de. Çünkü dil bize aynı zamanda bir inceliğin adresini verir. Dilin doğduğu yer, bir ömür insanın yazgısıyla birlikte kol kola yürür. Tohum orasıdır. Dünyanın, adına ömür dediğimiz yaşamak kavgasının başladığı yerde olanca müşfikliğiyle dili görürüz. Dili yani anlama ve kavrama çabamızı.

Editörden

Ursula K. Leguin dendiğinde aklımda hep nitelikli ve bilgece hayaller kurmayı öğreten Batılı bir nine imajı beliriyor. Ursula’yı yalnızca bir hayalci olarak da niteleyemem doğrusu. Bilim Kurgu türü içindeki en filozof yazardır Ursula. Sadece yepyeni bir evren kurmakla kalmaz. Dünyamıza dair bazı kavramları da yerinden oynatır.