Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

Her Dem Yeni Son İyi Şeyler



Toplam oy: 61
Son İyi Şeyler'deki üç öyküde yer alan her cümle başlı başına bir “küçürek öykü” gibidir. Üç hikâyenin fragmanlardan oluşan yepyeni bir roman olarak da okunabileceğini, bir roman olarak da anlamlandırılabileceğini iddia etmek isterim. Son İyi Şeyler bu sebeple çok farklı okumalara açık bir kitap. Onu bu özelliği sebebiyle 1980’lerde yayınlanmasına rağmen her dem yeni ve her dem yenilikçi bir kitap olarak görüyorum.

ER “Başka nasıl anlatmalı?” Eğer Son İyi Şeyler hakkında bir yazı yazılacaksa bu sorudan başlamakta fayda var. “Kitaptaki üç öykü bu soru üzerine bina edilmiş” desek hiç de abartılı olmaz? “Bina” mı dedim? Bir inşaat var gerçi ama “bina” kelimesi bu kitap için hiç de uygun olmadı. Neden mi? Ahmet Kekeç’in “Başka nasıl anlatmalı?” sorusuna verdiği cevap olan Son İyi Şeyler öykü semamızda parlamaya başladığında takvimler 1985’i gösteriyordu. İlginçtir 1981’de kitabın adını taşıyan bir öykünün Aylık Dergi’de yayınlandığını görüyoruz ama kitapta bu isimde bir öykü yer almıyor. Dergi nüshalarına bakma fırsatım olmadı ama buraya bir mim koymakta ve karşılaştırma yapmakta fayda var.

“Annemin dokunulmamış varlığına ağladım”
Yayınlandığı dönem için avangard diyebileceğim bir metin Son İyi Şeyler. Bilinçli eksiklikler bırakmıştı Kekeç metinde, bilinçli savrulmalar yerleştirmişti öykülerine. Acemi bir yazarın “yol kazaları” olarak tanımlayabileceğim bazı kusurlarını o usta bir yazarın bilinciyle inşa etmiş ve anlattığı öykünün hakkını veren yeni bir dil üstünden kitaplaştırdığı üç öykü ile unutulmaz bir atmosfere sokmuştu okurunu. O tarihte klasik “serim-düğüm-sonuç” meselesi geride bırakılalı çok olmuştu elbette. Ancak Ahmet Kekeç’in kurduğu atmosfer de bir başka yeni idi. O, olandan ve olaydan ziyade oluşu deşmişti Son İyi Şeyler’de. Sebepler ve sonuçlar “muğlak” yaşanan “oluş” nettir onun hikâyelerinde. “Yalnızca yazarak değişmiyor hiçbir şey” cümlesi bir mızrak gibi saplanır okuruna. Her cümle bir sinema filminin sekansı gibidir Son İyi Şeyler’de. Bir macera filminin sekansı değildir elbette anlatılan. Son İyi Şeyler’deki üç öyküde yer alan her cümle başlı başına bir “küçürek öykü” gibidir ve beri yandan da metinler birer cümleler toplamı değil bütünlüklü birer hikâyedir. Yine de biraz okur küstahlığı yapıp söz konusu üç hikâyenin fragmanlardan oluşan yepyeni bir roman olarak da okunabileceğini, bir roman olarak da anlamlandırılabileceğini iddia etmek isterim. Son İyi Şeyler bu sebeple çok farklı okumalara açık bir kitap. Onu bu özelliği sebebiyle 1980’lerde yayınlanmasına rağmen her dem yeni ve her dem yenilikçi bir kitap olarak görüyorum.
Rasim Özdenören 2001 yılında Son İyi Şeyler’i konu edinen yazısında öykülerin özetlenemez oluşuna vurgu yapar: “Son İyi Şeyler’de üç öykü yer alıyor: Atlas, Bir Gecenin Öyküsü, Korkulan. Her üç öykünün de özetlenemez olduğunu söylemeliyim. İşte bu damarın, bir başka özelliği. Bu öyküler özetlenemez olduğu için okuyucuyu, tekrar tekrar kendine celbetme marifetiyle donanıyor.”
Özetlenemezlik mevzuunu biraz açmakta fayda var. Altı çizilebilecek, spota çekilebilecek cümleleri yok Son İyi Şeyler’in. Bir başka deyişle ancak metnin bütün satırlarının altının çizilmesi halinde anlamlı olabileceği hikâyeler bunlar. Olayların ve kişilerin hiçbir fevkaladeliği yoktur. Bütün fevkaladelik anlatımda, üslupta ve hikâyeyi sanat kılan bütün o “içdökümdedir”. Her insanın başına gelebilecek “feci” olaylar, çok az insanın hissedebileceği can acıtıcı bir derinlikte anlatılır Son İyi Şeyler’de. Hikâyeler ağır bir “ağıt” yoğunluğundadır adeta. Nitekim şu satırları iktibas yaparken bütünlüğünden koparmış olmanın sebep olduğu bütün kötülüğü bilmeme rağmen sırf o ağıt tonunu hissettirebilmek için alıntılamak isterim: “Dün annemin mezarına gittim. Kar yağıyordu. Bakımsız üç beş ağaç, görüntüyle örtüşen beyaz taşlar, büyük bir ıssızlık sonra… Karlar altındaki kabarmış toprağa, anneme, annemin dokunulmamış varlığına ağladım. Sonra, sonra bir tansık gerçekleşir umuduyla baktım yerdeki kabarık toprağa. Kar saçlarıma, kirpiklerime doluşurken kalktım, yürüdüm”.
Bir şuuru metne dönüştürür
Kekeç, kronolojik sırayı göz ardı eder. O kronolojiyi göz ardı ederek bir şuuru, şuur altıyla birlikte “metne” dönüştürür. Esasen Son İyi Şeyler öncülüğü göz ardı edilen, görmezden gelinen bir öncü kitaptır. Kişisel bir temenni veya muhabbetten kaynaklanmıyor söylediğim. Bana ait bir tespit de değil zaten. Tespit, Necip Tosun’a ait. Bu noktada Necip Tosun’dan uzunca bir alıntı yapmak isterim. “Ahmet Kekeç ilk kitabı Son İyi Şeyler’de öncü bir yazar çıkışı sergiler. Öncüdür çünkü daha sonra bir kuşağın yoğun bir şekilde kullanacağı hem biçimsel hem de tematik birçok imkânları ilk kez denemiş, bilinç akışının, biçimsel arayışın nitelikli örneklerini vermiştir. Ancak, Kekeç’in daha sonra öykü dışı uğraşıları, kitapla ilgili yaşanan dağıtım ve tanıtım sorunları nedeniyle kitap yeterince tartışılmamış, hak ettiği değer verilmemiştir. Ahmet Kekeç’in doksanlardan sonra iyiden iyiye bir akım hâline dönüşecek olan bu biçimsel yapıyı, daha 1980’lerin başında gerçekleştirmesi ilginçtir.”
Ahmet Kekeç’in Son İyi Şeyler’i hâlâ “yaşlanmamış” bir metin ve sırf bunun için bile okunmaya değer bir kitap. Noktalama işaretleri, imla, kelime seçimi… Akla gelen bütün hikâye özellikleri “klasik” diyebileceğimiz hikâye tarzını arayanlar için birer skandal gibidir. Kekeç, bütün o yıkıcılığı ile yepyeni bir hikâye dünyası kurar okurlarına. Okur, birer seyirci olmaktan çıkarılır “yaşananları iliklerine kadar hisseden” birer özneye dönüşür adeta. Okurlar olarak hikâyelerde yaşanan medcezirlere kapılıp oradan oraya sürükleniriz.
“Başka nasıl anlatmalı?” her yazarın gündeminde olan bir sorudur. Bugüne dek yazılmış bütün o edebi kalabalığın içinde yer almamak için bu soru hiçbir yazarın kaytarma lüksü olmayan bir sorudur. Her yazar avangard olmak zorunda değildir elbette. Yazar, en bildik “serim-düğüm-çözüm” üçlüsü üzerinden de kursa hikâyesini bir şekilde “biricik” olmayı başarmalı, en azından biricik olmayı hedeflemelidir. Her yazar, bu soruyu bir şekilde kitap çıktıktan sonra kendisiyle yapılan söyleşide kendisine yöneltilen sorularla değil bizzat eserleriyle cevaplandırmak durumundadır. “Son İyi Şeyler” güzel bir cevap olarak kütüphanemizde yer almayı ve tekrar tekrar değerlendirilmeyi hak ediyor.
Son bir notum daha var. Bir okur olarak yeni baskısı “Muhit Kitap”tan yapılan “Son İyi Şeyler”i dergi sayfalarında kitaplaşmayı bekleyen diğer Ahmet Kekeç hikâyelerinin de takip etmesini ümit ve temenni ediyorum.

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Modern sanat telakkisinin adeta “dinselleştiği” ve bunun da en önemli etkisini mimarlık alanında gösterdiği bir bağlamda yaşadı Turgut Cansever. Türkiye ekseninde bir yanda pozitivist bir dünya görüşünün diğer yanda da seküler mistik ve “yaratıcı insan” düşüncesinin egemen olduğu, “bilim”in dogmatikleştiği bir dönem.

Hayat parantezi 1916’da İstanbul’un Fatih semtinde, Atik Ali Paşa’da açıldı Behçet Necatigil’in. Sonra parantezin içerisine bir başka şehir girdi: Kastamonu. Zeki Ömer Defne’nin zilleri çalarken derslere bir bir girenler arasında o hassas ortaokul öğrencisi de vardı. Evlerden, kırlardan, denizlerden duyulan bu ses zil değil şiirin tınısıydı.

“Sanatçı, gözün göremediğini görendir.”

 

Çağdaş Amerikan edebiyatının en parlak yazarlarından Michael Chabon’un bir söyleşisini hatırlıyorum. Yaratıcı yazma atölyelerinin desteklenmesi gerektiğini söylüyordu: “Tamam, kimse kimseye dâhi olmayı öğretemez kuşkusuz ama yazarken hata yapmamak, yazmak denen şeye ‘okur’ gibi değil de ‘yazar’ gibi bakmak pekâlâ öğrenilebilir.

Nehir söyleşi, ara bir tür. Ne biyografi ne de otobiyografi. Otobiyografi değil çünkü hayatınızı nasıl anlatacağınızı söyleşiyi yapan kişinin soruları belirliyor. O çerçeveyi siz çizemiyorsunuz ve birkaç soruyla hiç istemediğiniz günlere veya olaylara geri dönmeniz mümkün.

Kulis

Bir Rüya Gibi Dağılacak Olan Hokkabazlar Dünyasında Yaşıyoruz

ŞahaneBirKitap

Kaan Burak Şen, yavaştan genç yazar olarak anılmanın sonuna doğru geliyor; Mutlu Kemikler üçüncü kitabı… Kafası bir hayli tuhaf. Şimdilerde bir roman yazdığı da söyleniyor, fakat öncesinde belirtmekte fayda var: Mutlu Kemikler öykü derlemesi henüz çıktı, pek başka bir kitaba benzetilecek bir havası da yok bu kitabın.

Editörden

Tıp ve edebiyat ilişkisi, tıbbın insanla olan ilişkisi gibi tarih boyunca şekil değiştirmiş, her dönem yeni yaklaşımlarla genişlemiştir. Tıbbın tarihi, insan acılarının da tarihidir aslında. Edebiyatın içinde kapladığı yer, diğer bilim dallarından hep daha büyük olmuştur tıbbın.