Sabitfikir
Künye | Yazarlar | Giriş Yap

Eleştiri

Eleştiri

"İpe sapa gelmez" bir anlatı



Toplam oy: 584
Tibor Fischer // Çev. Dilan Sarıoğlu
April Yayınları
Düşünce Çetesi, gençlere cazip gelebilir, benim gibi eski modellere ise pek tavsiye etmiyorum.

Tibor Fischer 1959 İngiltere doğumlu, Macar asıllı bir yazar. 1992’de yayımlanan ilk romanıyla başarılı bir giriş yapıyor edebiyat dünyasına. Under the Frog adlı o roman, meşhur Booker Prize’ın kısa listesine girebilen ilk çıkış kitabı olma şerefine nail oluyor. Yazarın Kâseden Hisse ve Tanrı Olmak Güzel başlıklı romanları daha önce Türkçeye çevrildi; şimdi ise, 1994’te yayımlanan Düşünce Çetesi –klişe sözcüklerle söylersek– April Yayıncılık’ın özenli baskısı, iddialı sunumu ile okurlarla buluşuyor. Romanın, arka kapağında ve reklamlarında vurgulanan –iddia edilen, demek daha doğru olabilir–, bir felsefi boyutu var. Şunları okuyoruz tanıtımda: “Bir dizi banka soygunu Marksist, Stoacı, Neo-Platoncu ya da pozitivist.” Daha iri fontlarla devam ediyor: “Montaigne, Kant, Aristo, Nietzsche, Descartes, Seneca, Zenon, Hume... Felsefe tarihinin en mühim teorileri Düşünce Çetesi’nin hizmetinde! İngiltere’nin yaşayan en büyük yazarlarından Tibor Fischer’dan ipe sapa gelmez, kıvrak dilli ve çatlak sesli bir roman. Düşünce Çetesi yüksek sesli gülme garantili.” Oldukça iddialı ve çok şey vaat eden bir tanıtım.

 

Diğer kitaplarını okumadım ama bu kitabı ve diğerlerinin tanıtım yazıları ile haklarında çıkan değerlendirmeleri göz önüne alırsak, Bay Fischer, yazın macerasını zeka gösterisi üzerine kurmuş gibi görünüyor. Kâseden Hisse hakkında The New York Times’dan Bayan Sarah Ferguson şu cümleyi kurmuş: "Fischer keskin zekası ile sınırsız hayal gücünün ustası. Kitap tek kelimeyle orijinal!" Fakat beri yandan Düşünce Çetesi’nin çıkışının hemen ardından, bu kez The New Yorker’da yayımlanan bir değerlendirmesinde ünlü yazar John Updike, “zeka gösterisi yapmaya çalışan yazar tipolojisi için ders kitabı örneği,” mealinde sözler sarf ediyor. Düşünce Çetesi de bu izlenimi bırakıyor, Fischer’in zekasını tartmak haddimiz değil elbette ama salt zekanın iyi edebiyat ya da –edebiyatı da bir kenara koyalım– herhangi bir türde iyi bir roman için yeterli bir donanım olduğunu savlamak pek mantıklı sayılmaz.

 

Büyük bir zorlukla ve neredeyse hiç keyif alamadan bitirdiğim Düşünce Çetesi’nin ardından ne yazacağımı da bilemiyorum. Şahsen ne garanti edilen gülmeden payımı aldım (sanırım hiç gülmedim, belki birkaç kez hafif bir gülümseme) ne de sayılan onca filozofun görüşlerinin iddia edildiği biçimde yaratıcı bir kullanımına şahit oldum. Bir yanda bu kitabı beğenmiş, yatırım yapmış, çevirip “bize” sunmuş bir yayınevi var. Öte yandan o “biz” de o kadar farklı beğenileri içinde barındıran bir kitle ki, içerisinde bu kitabı beğenebilecek olanlar kuşkusuz bulunuyor. Kitap tanıtım yazısı (özellikle bu köşenin bir eleştiri köşesi değil tanıtım köşesi olduğunun altını bir kez daha çizmek istiyorum) yazmanın zorluğu tam da bu noktada ortaya çıkıyor: Potansiyel okura en nesnel değerlendirmeyi nasıl sunacaksınız? Zira potansiyel okurun yazınsal birikim, beğeni, eğitim ve kültür düzeyleri o kadar çeşitli ki (burada eğitim, kültür düzeyleri arasında bir hiyerarşi, iyi, kötü sıralaması yapmıyoruz) tanıtım elemanı olarak benim beğeni kriterlerimin sonucu olan bir değerlendirmenin birçok “potansiyel okur” tarafından paylaşılmayacağı aşikar. 

 

Enteresan sözcükler

 

 

Gelelim romana... Aynı zamanda anlatıcımız olan kahramanımız Eddie Bey, “yaşlanmaya yüz tutmuş, kel, şişman, miskin, beş parasız, ancak amansız bir yeme içme âşığı bir İngiliz filozof.” Başına gelen birtakım nahoş olaylardan sonra Fransa’ya gitmeye karar veriyor, orada da süregiden nahoşlukların sonucunda kader onu soyguncu Bay Hubert ile karşılaştırıyor. Hubert, “banka soyguncusu...tek kol, tek bacak ve ağır işiten kulaklar.” Hubert’in teşvik ve iknası sonucunda ikili bir çete oluşturuyor, “Düşünce Çetesi” de buradan geliyor işte. Kolayca anlaşılacağı gibi Fischer anti-kahraman(lar) yaratmak istemiş. Romana bir alametifarika olarak eklenen bir diğer husus da “Z” harfi ile başlayan, çeşitli dillerden seçilmiş sözcükler. Ancak İngilizce yazılmış bir kitaptaki “Z” ile başlayan bu sözcükler çevrilirken, kaçınılmaz olarak, ortaya tuhaf bir durum çıkıyor. Yine “Z” harfi ile başlayan Türkçe bir karşılık bulunamadığı zaman (ki çoğunlukla bulunamıyor) okurun başta ne anlama geldiğini anlayamayacağı dipnotlar düşülüyor. Şöyle ki, “cana yakın ve enerji dolu” biçimindeki çevirinin dipnotunda şu ifade var: “İng. zing (e.n.)” Bu durum zorunlu olarak romanın özgünlüğüne zarar veriyor. Veya herhangi bir açıklama olmayan şu tür cümleler çıkabiliyor karşımıza: “Ben: Yirmi iki yaşında, coşku uzmanını zefanyaya ulaştırmak için her şeyi yapmaya hazır...” 

 

Updike’ın söz ettiği zeka gösterisi “Z” harfiyle başlayan kelimelerle sınırlı değil; sık sık şu türden cümlelerle de kaşılaşıyoruz: “Beni pandektten, son sözden, fikirlerin E=mc2’sinden uzak tutacak, hiçbir parasal aciliyet yoktu”. “Yazık ki hayatımın jeroboam gibi sonuna geldim.” Sonuç olarak Eddie ve Hubert ikilisi bir soygunda onlara katılmaya karar veren bir bankanın müdür yardımcısı olan ama sonrasında pek de ortada gözükmeyen Joyclene ile birlikte Z’leyerek, aralara bolca enteresan sözcükler serpiştirerek bir dizi fantastik soygun sürecine girişirler. Ancak bu süreç de klasik anlatı biçiminde değil, çok zeki filozofumuzun sık sık geçmişe, sağa sola sıçradığı sayısız paragrafa dağılarak aktarılır. Tanıtımda sözü edildiği gibi gerçekten “ipe sapa gelmez” bir anlatı var karşımızda. Yazarın, “gülünç derecede kötü şair Arthur”u betimlemek için kullandığı cümleleri ödünç alırsak; “yalnızca hiç kimseye hiçbir anlam teşkil etmeyecek şeyler yazmakla kalmayıp hiç ama hiçbir surette herhangi bir değere sahip bir şey (kazara bile) dahi kaleme alamayacak ve umarsızca işkence etmek için okurlar arayarak” hayatlar yaşayan “gülünç derecede kötü şairler bulunuyor.”

 

Başta da söylediğim gibi, ne diyeceğimi bilemiyorum. Zeka gösterilerinden, bütünden ziyade –ya da onun yanı sıra– zeka, espri ve elbette “cool”luk barındıran cümlelerden hoşlanıyorsanız, bu kitabı okumayı deneyebilirsiniz. Gençlere daha cazip gelebilir, benim gibi eski modellere ise pek tavsiye edemiyorum.

 

 


 

* Görsel: Mert Tugen

 

 

Yorumlar

Yorum Gönder

Yeni yorum gönder

Diğer Eleştiri Yazıları

Çeyizime Bir Kefen, 1990’lı yıllardan beri Türk şiirine katkı veren şair Ali Emre’nin altıncı şiir kitabı. Şaire ait altı kitap arasında tematik bakımdan merkezî bir öneme sahip Meryem’in Yokluğunda adlı toplam sonrasında yayınlanan Çeyizime Bir Kefen, “biz ve onlar” arasındaki bitimsiz kavganın şairin diline yansıyan yeni ve şimdilik son uğrağı.

Kitaplar da insanlara benzemez mi? Adlarıyla, biçimleriyle, anlattıklarıyla... Sanırım ben en çok azınlığın keşfine, ellerine ve kütüphanesine vardığı Halil Cibran, Oruç Aruoba, Emil Cioran gibi insanları seviyorum. Onlar benzersiz ve ikâmesiz bir kendiliği metnine getirmeyi başaranlar.

Keiji Nakazawa, Amerika Birleşik Devletleri’nin, İkinci Dünya Savaşı’nın bitişini ilan eden atom bombası dehşetinin ilkini Hiroşima’da, 6 Ağustos 1945’te ailesiyle birlikte yaşadı.

Amerikalı çok sayıda müzisyen, şarkıcı ve söz yazarının edebiyat dünyasına giriş yaptığını ve bu dünyada tutunarak üretmeye devam ettiğini görüyoruz. Örneğin punk rock kraliçesi olarak kabul edilen Patti Smith, yeni yayımlanan beşinci kitabı Year of The Monkey ile edebi alanda daha anlatacak çok hikâyesi olduğunu kanıtlayanlardan.

“Ey tutkun gönül, derdini kendine sakla” Meksika Halk Şarkısı

 

Kulis

“Jack London’ın Unutulmaz Bir Romanını 40 Yıl Sonra İngilizce Aslından Çeviriyoruz”

Henüz bir yaşını doldurmamış bir yayınevi Kutu Yayınları. Hikâyesini anlatır mısınız?

ŞahaneBirKitap

Birkaç sene önce, yazar arkadaşlarla oturup şu meseleyi tartışmıştık: Yazdıklarımızı hiç kimsenin okumayacağını bilsek, yine de yazar mıydık? “Okur” olmadan yazdıklarımız bir işe yarar mıydı? Hele ki okuruyla konuşan, okuru da kurmacanın içine davet eden, hatta onu hikâyesinin bir kahramanı haline getiren yazarlar ne yapardı okur olmasa?

Editörden

Doksanlı yılların sonu olmalı. Yaşadığım taşra şehrinde sadece bir tane olan müzik mağazasına gidip gelip Pink Floyd’un The Dark Side of the Moon albümünü soruyordum sürekli, geldi mi gelmedi mi diye… Çünkü müziğin bir kaset ya da CD marifetiyle dinlendiği zamanlardı ve sevdiğiniz bir grubun albümünün çıktığını duymanız ayrı dert, o albümün sizin yaşadığınız şehre ulaşması ayrı dertti.